Yazı-Yorum

TARLABAŞI’NDA BİR DİLAN | JALE SANCAK
19 Mayıs 2018

TARLABAŞI’NDA BİR DİLAN | JALE SANCAK
Vay lele’ler... Boğuk sesli bir kadının söylediği yakıcı bir uzun hava sokağa düşen... Dilan küf kokulu odada yalnız, ayna karşısında Dilan yabancı, pencerenin kıyısında mahzun, kapı önlerinde oturan Mardin kokulu kızlardan biri Dilan. Kaç yıl sonra şehrin ortasında hâlâ şehre uzak, hâlâ Dargeçit’te Dilan.
Tarlabaşı... Sakızağacı yokuşundan kopan Senegal karası hızlı zenciler...Ne zamandır iş tutmayan yaşlı, üzgün bir ibne; adres soranlara alesta... Elinde çakısıyla bir çocuk dalgın... Tinerci tayfası ve geceyi mekan tutan paryalar... yani ötekiler. Ahşap tornacı udların uzun boyunlarına, biri diğerinden bir milim farklı olmayan akord burguları biçmekte. İşinin ehli. Buralı değil, Cideli, ne ki ötekilerden değil o. Parasını aslanlar gibi kazanıyor, ev bark tamam, şıkır yani. Eskiden otel olan binanın alt katında dükkânı. Oteli zamanında Fransızlar işletiyorlarmış, sonra rumların eline geçmiş. Burgucu çoktan öğrenmiş şehrin raconlarını, bütün yollarını şehrin. Şimdi ne fransızlardan ne rumlardan eser yok. Şimdi çeteler işletiyor her şeyi. Her şeyde rant ayarı. Sarı bir kedi uzanmış eşiğe.
 
Sonuncu cinayet evvelki gece işlendi.
Yüksek tavanlı taşlığın ortasındaki, oymalı tırabzanlarıyla yukarıya çıkan ikiz merdiven ikiyüzyıllık; bütün ayakseslerini içmiş. Geniş odaların çift kanatlı pencerelerindeki camların çoğu kırık, tavan işlemelerinin varaklarıysa kimbilir ne zaman dökülmüş, güller solgun, yapraklarda sonbahar. Zemin tahtaları yer yer sökülmüş odalardan birinde uçumsuz onlarca
güvercin, bir başkasında plaka plaka esrar, biraz melek tozu, tabanca, şiş, ustura. Polisler demir kapının kilidini parçalayarak girmişlerdi metruk eve.
Melek tozu ve hapsedilmiş güvercinler Tarlabaşı.
 
Dilan usul adımlarla indi serin taşlığa, sesin içinde duraksadı bir an... Çekilen bir silahın içinde Dilan. Vay lele, vay! Onu bir kamyonetin altında kalmaktan kurtaran Afrikalı genç yok artık. Babası bu can borcunu hiçe sayıp “Su testisi su yolunda kırıldı” dedi. Her cinayetin ardından aynı söz. Babası birkaç sokak ötede eski eşyacı, eski kokan, yayları pırtlamış ceviz kanepe, asırlık aynalı konsol, küflü sandık kokan bir adam. Sözünün üstüne söz söylenmez ve ne yazık ki tezgahı, kirli peşkire nikahlı, ağır yağ kokan pideci de orada, Zerdali’de. Meryemce’nin canı pide çekmişti. Yatalak kadını yalvartacak değil a. Lâkin “kırarım bak bacaklarını” demişti babası, “ ortalarda dolaşma” bu son cinayetten sonra
Pidecinin tozlu camına vuran yansı, yaşlı, dalgın bir kadının. Kaşlar kınalı çizgi, saçlar hâlâ kınalı. Aç, parasız bir mama eskisi. Rengi kaçmış bir pazenle sokağa atılmış. Bir zamanlar Peşkirci’de üç evi vardı . Geniş yokuşta, rum bir marangoza kiraladığı bir dükkânı... Balatlı bir orospu vardı komşusu, sokakta oynayan çocuklara kamışını gösteriyor diye bir güzel dövmüştü marangozu. Sonra kınalı mamanın, kumarcı sevgili uğruna mülkleri teker teker satılmıştı. Şimdi o evlerden biri yıkılmak üzere, ötekilerde, gündelik hayhuy bitince kapı önünde eğleşen, kapı önünde yazmalarını, çatkılarını savurup şehir suyuyla ve çıplak ayakla halı yıkayan kadınlar oturuyor. Hoyrat erkek sesleri, din iman küfürler, çocuk ağlamaları, kürtçe mırıltılar dolaşıyor odaları.
Odaları, üç yıl önce geldiğinde, “İstanbul burası mı, burası gerçekten İstanbul mu?” diyen, “televizyonda gördüğüm şehir bu değildi” diyen, “biz buraya ne umutlarla gelmiştik” diyen, yedi çocuğunu bir türlü doyuramayan, üstelik birinin kalbi delik, “isteseler buraları düzeltirler” diyen bir kadının, “Silahtan, cinayetten korkulmaz mı, elbette korkuyoruz” diyen bir başka kadının, “Kocam seyyar satıcıydı, ayağını kestiler, şimdi sekiz aydır işşiz” diyen çok yorgun bir kadının, “Zeytinburnu’nda ablam oturuyor, biz oralara taşınamıyoruz, kiralar çok pahalı “ diyen çok kederli bir kadının, “şu ev her an üstümüze çökebilir” diyen ürkmüş bir kadının mırıltıları dolaşıyor.
Tamam, tekinsizdi buralar. Şehir öfkeydi, hınçtı, kanla kuşatılmıştı şehir. Öldürülen kara delikanlı da tekinsizdi. Silahlar çekildiğinde bakmıyorlardı dışarı, çekiveriyorlardı hemen perdeleri. Korkuysa, Dilan da korkuyordu. Hem de çok. Lâkin Dilan mı istemişti gelmeyi?
Dilan yatalak kadının yanında merhamet, serin taşlıkta kararsızlık, sokakta bir korkaktı bu yüzden. Ne ki, gene de babasına görünmeden gidip almalı kıymalı pideyi, Meryemce’yi sevindirmeli.
 
Pidecinin karşı çaprazında döküntü bir internet cafe, aynı zamanda da kebapçı dükkânı; tuhaf bir birliktelik. İçeride kimsecikler yok, artist kılıklı bir adam masaları silmekte. Pideciye varmadan, sol tarafta çöplüğe dönüşmüş boş arsa, pideciyi geçer geçmez Özlem turizm. Oğulları dağa çıkmasın diye, ekmek, şehirde daha kolay diye toprağını terk edip gelmiş Dargeçit’li eskici karşı sırada. Köşeyi dönünce ahşap burgucu...ud yapanların eli mahkum ona. Yüzlerce yılın kokusunu saklayan odalardan birinde genç bir zenci ölüsü.
Belki de üstten, Dernek sokaktan caddeye vurup öyle inmeli Zerdali’ye. Böylece dükkânın önünden geçmek zorunda kalmayacak. Babası kapıda dikilmiyorsa mesele yok. Çabucak alıp pideyi gittiği yoldan dönmeli. Yoksa kızı da karısı gibi kaçıp gider diye mi kaygılanıyor Kasım efendi?
 
Türk sinemasının iyi hasılat yapmış namlı filmlerinden Eşkiya’daki, diskotek sahnesinin çekildiği Manastır bar, Dernek sokakta bir zamanlar rahibe okulu olan iki yüz yıllık, görkemli bir taş konağın giriş katında. Bir delikanlı barın arkasında hohlayarak bardakları silmekte. Artık burası bar değil, film platosu. Geceleyin içkinin su gibi akışı, taze külhan kızların bedenlerinin her yanını titreterek sabaha kadar döktürmesi, uykusuz genç çocukların hiphop, punk, rap sevdası yukarıda, çatıdaki yazlık ibadethanede devam ediyor sabahlara kadar. Girişteki yarı karanlık, rutubet kokulu geniş koridorun diğer ucundaysa manastırın küçük kışlık kilisesi, reklam filmlerinin, dizilerin, moda kataloglarının yeni mekanı. Yani ibadetle ticaret bir arada. Bir de dram sanatından geriye kalanlar, boşlukta uçuşan replikler, uzun tiradlar ve perde!... Binada bulunan Tiyatro Kumpanya yerini daha sonra Tiyatro Oyunevine bırakmış. Nice oyun: Komedya, tragedya, avangard, absurd, epik... Sonra Tiyatro Oyunevi de terk etmiş burayı. Şimdi koridorda acemi, heveskâr oyuncu adayları gönüllü voltada.
Taşkonağın caddeye bakan kapısının önü, polis basana dek, endamlı travestilerin bekleme ve buluşma yeri.
Polis her daim pusuda.
Senegalli genç polislerle çatışırken vurulmuştu. Kurşunlardan biri, olayla hiç ilgisi olmayan bir konuğa, balkonda günün yorgunluğunu atmaya çalışan bir öğretmene isabet etmişti. Parçalanmış bir beyin boşluğa dağılmış, iplere asılı beyaz çamaşırlara sırçamıştı kan.
 
Pezevenklerin hesap kitap saati şimdi Tarlabaşı, orospuların uyku vakti. Ergen çocuklar yaşlı bir köpeğe eziyet ediyorlar. Kopuk heriflerse her an tetikte, sokağın ahvalini dikizlemekte. Dilan usulca çıktı, geçmişin bütün hikâyelerini bilen, kimbilir belki de geçmişi özleyen yıprak evlerin hâlâ son bir çabayla birbirine yaslandığı sokaktan, arsız çocuklarını susturmaya çalışan avaz avaz kadınların arasından geçti. Nusaybin, Silopi, Cizre, Şırnak kadınlar, uzak, terk edilmiş şehirler gibi kadınlar. Hamileyken ya da balkonda soluklanırken kaza kurşununa gelen kadınlar.Yokuşu başı önünde, ağır ağır tırmandı, Meryemce halası üç yıldır yatağa çakılı, emlakçıyla bakkal tavla oynamakta, Dilan, anası bilmiştir halasını, hiç evlenmemiştir Meryemce, bir buyruğu dinleyip seve okşaya yeğenlerini büyütmüştür. Yokuş boydan boya ipe asılı çamaşırlar. Yeşil, mavi, kırmızı demir kapılar. Duvarlardaysa bu güne yabancı arkaik, ince süslemeler. Lağım kokusu, küf kokusu, yemek kokusu, kirli ten, çürümüş nefes kokusu. Aldanış, açlık, korku, öfke. Esrar, hap, eroin. Çakısıyla oynayan erken büyümüş çocuk geceleyin bir yerleri soymayı düşlemekte. Dilan, Dernek sokağa döndü, abisinin arkadaşı çingene kemancıyı görmezliğe geldi, kınalı mamadan selamı esirgedi, başı önünde yürüdü hep öyle.
Lâkin merak tuhaf illet. Gözlerini kaçırıp başını eğse de, rahibelerin manastırı çağırıyor onu. Niye, Dilan da bilmiyor. Kilise, bar, tiyatro.... Dünyanın en tuhaf mekanı belki de. Hiç unutmadı, annesiyle birlikte Mardin’de bir adak için gittikleri Süryani kilisesini. Hiçbir şeyi unutmadı Dilan. Barları, diskotekleri televizyondan biliyor. Peki tiyatro nasıl şey?...
Unut şimdi tiyatroyu Dilan, unutma Meryemce pide bekliyor. Caddede, camlarına kırmızı harfler düşülmüş shop’lar. Kırmızı erotizmin rengi Dilan, sadece kıymalı pideyi düşün. Giderek çoğalan sahte çüklü erotik shop’lar Dilan. Erotik ne demek, shop ne demek unut hepsini; canını bağışlayan delikanlıyı, çekilen silahları, kıyımı, bu hiçbir yere varmayan sokakları Dilan, kırmızı harfleri... Pide beklemez, pideyi unutma, bitiverir. Boşver, bırak tuhaf tuhaf süzsün seni ahşap burgucu.
 
Caddenin öte yanı Beyoğlu Dilan. İki adım ötesi Beyoğlu, beysoylu artığı. Sesler, renkler, ışıklar Dilan, hem yakın hem uzak. Hesapta Beyoğlu’nda herkes özgür, herkes kafasına göre. Unut bunu da, unut gitsin! Sonra yumrukla morartılmış gözlerinden nefret edebilirsin Dilan, unutma!
Hiçbir şeyi unutmasa da Dilan, buyruğa boyun eğip başı önünde yürüse de...