Yazı-Yorum

Öykünün İçine Girmek | Belgin Bıyıkoğlu
2 Temmuz 2018

Öykünün İçine Girmek | Belgin Bıyıkoğlu
Peh! Atölyedeki arkadaşlarım öykümü beğenmediler. Ne büyük bir hevesle yazmıştım oysa."Karakterler oturmamış " dedi biri. Bir diğeri "Kızın çektiği acıyı, çaresizliği iyi yansıtamamışsınız".Her zaman suskun kalan Handan hanım bile "Küçük erkek çocuğunu hiç konuşturmamışsınız, yok saymışsınız" diyerek adeta hesap sordu. Başka biri “Bu kızın bir adı yok mu? ” diye haykırdı. Üniversite öğrencisi kız "Paraları niye koynuna sokmuş, saçılsınlar etrafa” diye tutturdu.Çok sevgili hocam” İçine girin, öykünüzün içine girin” dedi.
         Bence, öyküm çok güzeldi. Kahramanım, altı yaşındaki erkek kardeşiyle birlikte sokaklarda akordeon çalarak geçimini sağlayan on beş yaşındaki bir kızcağızdı. Annesi henüz öğrenci, babası da yeni mezun bir makine mühendisiyken Bosna ‘da savaş patlak verince oradan kaçarak Türkiye ‘ye gelmişlerdi. Uzun süre sıkıntı çektikten sonra babası karınlarını doyurabilecek bir iş bulmuş, Melodi iki yasına gelince (Kızın adı yok muymuş? Benim kafamda da olsa varmış işte) konservatuar son sınıfta okulu bırakmak zorunda kalan annesi özel müzik dersleri vermeye başlamış, işler yoluna girmiş, kardeşi Enver’in doğumuyla evleri iyice şenlenmiş ama babasının çalıştığı fabrika kapanıverince sıkıntılı, kavga gürültünün eksik olmadığı günler başlamış, iki yıl önce de daha kötüsü yaşanmış, birlikte eve giderlerken nasıl olduğunu hiçbir zaman anlayamadıkları bir şekilde, anneciği karşıdan gelen mavi renkli bir kamyonetin altında kalıvermişti. O olaydan sonra da babası bir daha kendine gelememiş, yataktan bile çıkmaz olmuş, evin bakımı ve geçimi de bir güzel Melodi’ciğin üzerine kalmış, o da mecburen okulu bırakıp kendini kardeşine adamıştı. Günler geçip giderken, Melodi’ciğin zor, sıkıcı, acıklı hayatı, annesinin henüz genç kızken çektirdiği bir fotoğraftaki, o çok beğendiği bej renkli kemik bileziğin neredeyse aynısını Beyoğlu’ndaki şık bijuteri mağazasının vitrininde görmesiyle renklenecek, bileziği almak için daha çok çalışıp para biriktirecek, para tamamlanınca da kardeşine sokakta akordeonun yanında beklemesini söyleyip mağazaya girecek, tam kasadayken, dışarıda bir protesto gösterisi olunca telaşla (Bileziği alamadan tabii ) paraları koynuna sokup, kardeşinin yanına gitmek isteyecek, yaşanan arbedede gaz bombalarından nasibini alıp üstüne birazda itilip kakılacak, kardeşinin bıraktığı yerde olmadığını görünce, kaybolduğunu düşünerek, büyük  bir panik yaşayacak, endişeli bir koşturmadan sonra onu bulacak ve hayatındaki en önemli şeyin kardeşi olduğunu anlayacaktı. Tamam, kabul ediyorum tasvirlere yeteri kadar yer vermemiştim belki ama yine de o karmaşayı anlatmaya çalışmıştım kendimce.
        Yok kızın hiçbir yeri kanamamış. İyi de ben kan görmeye dayanamam ki. Hem kızın üzerinde uzun bir eteklik vardı, bana anlatsınlar bakalım,bu durumda nasıl her yanı kan içinde kalabilir. Eteklik kısa olsa neyse.Yanlış mıyım?  Off… Yatak, bu gece ne kadar da sert. Dön, düşün, taşın dur. Şaştım kaldım valla. Aslında haklılar galiba, şöyle yazsam “Kanlar yeşil etekliğinin üzerinden kızıl nehirler gibi akıyordu”. Güzel oldu bu, hiç fena değil. Çok iyi, unutmadan hemen defterime yazayım. Kocamı uyandırmadan kalkıp not edeyim. Yazdım yazdım, yoksa sabaha kadar unutur giderim, sonra düşünüp dururum arpacık kumrusu gibi, akşam aklıma ne gelmişti, ne yazacaktım ben diye.Demek ki yavaş yavaş olmaya başlıyorum.Uykulardan uyanıp da, öykümle uğraşmaya başladığıma göre bu iş tamam.
            Alışkanlık işte önce yüzümü yıkamalıyım. Tuvalete bile kalksam yüzümü yıkamadan rahat edemem. Milletin yıkarsa uykusu kaçar, benim yıkamasam. Terliklerim, terliklerim nerde? Gene hangisi giydi bunları? Ne garip şu çocuklarım, sıpa kadar oldular terliksiz yerlere basamadığımı öğrenemediler. Ayaklarım üşüdü, yerler bayağı soğuk, hasta olmazsam iyi. Işık, düğme nerede? Bulamıyorum, etraf ne kadar karanlık. Öf! Hah işte elimin yanındaymış. Uyku sersemi kafam karıştı, öyküyle haşır neşir olurken düğmelerin yerlerini bile şaşırmışım.Oh serin serin iyi geldi valla.Suyu çok severim, her dakika ellerim suya dokunsun bayılırım. Lavabo sararmış mı ne? Sararsa iyi, düpedüz simsiyah olmuş. Bugün Naciye Hanım gelmemiş miydi? Yok olamaz, tamam bazen baştan savma yaptığı da oluyor temizliği ama bu kadarı da…
           Tövbe tövbe… Aynadan bana bakan ürkek yeşil gözlü kız da kim?. Rüya görüyorum herhalde.Söylemişti kocam, yalvarmıştı adeta. “Bu işlerle uğraşanlar başka bir dünyada yaşıyor gibi oluyorlarmış, gel vazgeç bu sevdadan. Hem bu yaştan sonra yazara olup da ne yapacaksın, boş ver. Emekli de oldun ne güzel.Ye ,iç, gez, düzenimizi bozma.Kimseye bir şey kanıtlamana gerek yok.Sen benim gönlümün yazarısın zaten, mektupların hâlâ aklımda” . Görüyor musunuz? Korkulan oldu, kâbus görmeye başladım bile. Çimdiklesem kendimi. Ahh ne bu ya…Canım yandı valla.Yani rüya değil mi? Sen aklıma mukayyet ol Rabbim…Tamam güzel bir kız fena değil, gözleri de yeşil,iri iri.Ben kara gözlerimi severim kirpiklerim kısa da olsa severim,şikayetçi değilim.Hatta hayatımda bir kerecik bile yeşil gözlü olsaydım demişliğim yok, incecik olsam, boyum birkaç parmak daha uzun olsa diye ara sıra düşünmüşlüğüm var ama yeşil göz istemedim.Üf…Nereden çıktı bu iş.Geçip gittiğim yollardan bir kez daha yürüyemem. Okullar okunacak, işler bulunacak, didin uğraş, aşık ol, hayal kırıklığı yaşa. Yok,yok hiç bana göre değil.Hem ben kocamı severim uğraşamam el âlemin adamlarıyla, şunca yıldır iyi kötü geçinip gidiyoruz işte,ayrıca vakt-i zamanında şimdilerin tabiriyle, aşk evliliği yapmıştık…
           Sakin ol, sakin… Derin derin nefes al.Hah şöyle,bir durup düşünelim bakalım. Şimdi bu kız, annesinin ölümünden sonra, okulu filan bırakıp bütün zamanını kardeşiyle birlikte sokak sokak dolaşıp, akordeon çalarak geçirmeye başlamıştı. Kız güzel, sokaklar çakal dolu … Birileri düşmüştür çoktan peşine. Düşmezler mi? Düşerler tabii. Hem güzel hem de sahipsiz. Sonra, onla bunla… O kadar da haksızlık etmeyeyim. Kardeşine çok bağlı, belki onun için çabalar biraz. Ne kadar çabalarsa çabalasın kendini kurtarması çok zor, neredeyse imkansız. Yine de fakir ama onurlu olabilir mi? Off bana ne ya. Bir an önce kaçıp kurtulmalıyım. Burası Tarlabaşı olmalı, orada oturuyorlardı. Çıkarım caddeye usul usul giderim Taksime, dolmuşa atladım mı on beş dakika sonra Erenköy ‘de olurum. Sabaha kadar dolmuş vardır nasılsa. Evden çıkmalıyım bir an önce. Ya peşime birisi takılırsa Takılırlar tabii. Vakit gece yarısı, ben de on beş yaşında güzel bir kızım. Neler olur neler.Sabahı beklesem mi? Buralarda bir yerlerde babam olmalı. Şu odadan horultular geliyor. Yok hiç bulaşmayayım, usulca görünmeden çıkayım. Hemen üzerimdeki pijamaları çıkartıp, giyecek bir şeyler uydurup uzaklaşmalı buradan. Koynumda, sutyenimin içinde para olacaktı. O üniversiteli kız, neydi adı? Tülin. Tamam, evet Tülin.“Paralar  etrafa saçılsaydı kızın paniğini daha iyi anlayacaktık” diyen. Baba parasını sokaklara saçmak kolay tabii. Bu kız, ne kadar zor kazanıyor parayı haberi yok. Karda, kışta, sıcakta. Bazen saatlerce kimse para atmaz, bazen bir lira verecekler diye sağını solunu ellemek isterler daha neler neler… O parayı toparlamak için ne çok uğraştı. Kardeşine, çocukcağız kaç kere istediği halde bütün yaz bir top dondurma bile alamadı. İyi ki kendi bildiğimi okuyup koynuna sokturmuşum paraları yoksa, ne yapardım şimdi?
          Bir an önce çıkmalı bu evden. Peki, ben buradaysam Melodi nerede? Benim suretimde bizim evde olmasın sakın. Buna dayanamam işte. Acele etmem lazım. Önce odaya gidip giyinmeliyim. Lambayı yakmalı usulca.Yeşil eteklik tamam, burada işte. Sandalyenin üstünde, biraz tozlanmış ama olsun.Yerlerde ne halı ne de paspas var.Bana ne canım. Şu yataktaki sarışın çocuk kardeşim olmalı.Çok güzel, sarı bukleler kıvrım kıvrım yüzüne düşmüş.Usulca çıkıp gitmeliyim,uyandırmadan gitmeliyim. “Abla bana su verir misin?” “ Vermem mi? Veririm hemen getiriyorum canım.” Bana neler oluyor böyle?. Daha şimdi gördüğüm çocuğa sevgi duymaya başladım. Mutfak, koridorun sonunda olmalı. Ortalıkta su şişesine ya da damacanaya benzer bir şey gözükmüyor.Yazık! ne kadar kimsesiz bir ev… Masanın muşamba örtüsü yırtılmış, ekmek kırıkları var üzerinde salça lekelerinden üzerindeki desen bile kaybolmuş. Buzdolabına ne demeli, en az otuz yıllık. Masanın köşesindeki ağzı açık kalmış poşetteki yarısı kemirilmiş ekmek, sandalyeye asılmış çöp poşeti… Durum içler acısı, çaresiz musluktan doldurup vereceğiz suyu.“Enver al canım”.
           Ne kadar da masum… Kahverengi, yeşil gölgelerin oynaştığı bal rengi gözleri nasıl da sevgi dolu. Onu da götürsem mi ? Daha kocama kendimi nasıl anlatırım onu bilmiyorum.Yok yok götüremem. Gecenin bir yarısı kapısına dayanmış on beş yaşında bir kız…Hay Allah! Sıkıntı sardı her yerimi. Yalnızca ikimizin bildiği şeyleri anlatmalı. Çok eski,otuz yıl önceki şeyleri…Olmaz,unutmuştur o hepsini çoktan . En son ne yapmıştık birlikte bir düşünelim bakalım. Buldum. Geçen hafta Nezaket’in oğlunun düğününe gitmiş, bir güzel de kavga edip dönmüştük eve. Tamam işte. Bir evime gideyim de hayırlısıyla, anlatırım nasıl olsa. Esas iş çocuğu ne yapacağıma karar vermek. Yok, onu böyle bırakıp gidemem. Kimseyi bırakıp gidemem ki zaten. Çocuğu da götürsem... Adamcağız altmış yaşına geldi hâlâ çalışıyor. Off… Kız da bu sene üniversiteyi bitiriyor rahatlayacağız sonunda derken, hadi sil baştan. Kaldım buralarda .Hadi bir akıl verin arkadaşlar!.Ne yapayım?. Bunaldım , duyun feryadımı.Nasıl çıkacağım? Çocuk, çocuk ne olacak?.Hadi artık kurtarın beni.Hocam yardım edin! Kimse yok mu? Sesimi duyan yok mu?