Yazı-Yorum

LACİVERT ZAMAN | Erinç BÜYÜKAŞIK
9 Temmuz 2018

LACİVERT ZAMAN | Erinç BÜYÜKAŞIK
Gök üstümüze yağdı yağacak.Kumların üstünde devinimsiz uzanıyoruz.Yıldızlar, samanyolu, kafalar oldukça iyi.
-Bir yoksunluk hali olsak ne olurduk?
Yine aynı oyuna başlıyor geveze olanımız.İşyerinden üç arkadaş yaz tatilinde çadır kuralım dediğimizde göbek bağımız varmışçasına her dakika birbirimizle vakit geçireceğiz dememiştik ama ona günlerdir tahammül ettiğimi fark ettikçe bu sözü vermişiz gibi düşünüyorum.Bu soru oyunu da kendini çözmekten kaçtıkça yanındakileri çözme isteği.
-Sen olmamasını istediklerimiz olurdun. Yanıtıma içerliyor ilkin.Neden sorusu geliyor ardısıra.Bu oyunun bir ezberbozanı yok.Kimsenin kimseyi anladığı da.Sadece göğü izleseydik keşke.Zehir etmeseydik ya sözcüklerle geceyi.Kumsaldaki kimsenin sözcüksüz iletişime niyeti yok belli ki.Bardağımız yok, votkayı şarapçılar gibi şişeden içeceğiz.Sigarayı da döndüreceğiz o halde.Yavaşlıyorum, sakinleşiyorum gitgide.  Ah şu akıl oyunlarına girmeden anlasaydık ya birbirimizi, işyerinde ne kadar birbirimize tahammül ettiğimizi sınamadan tatile de birlikte çıkmıştık işte. 
Yıldızların ışığı dışında karanlık coğrafyaya teslim ediyorum kendimi.Evin içinde dört duvara teslim ettiğim yalnızlığı üzerimize düştü düşecek sanrısı yaratan yıldızlara, gök evrene aktarıyorum sanki.
O gece kamp arkadaşlarımın yanından ayrılıp  ormanın kör bir noktasındaki çadırına ulaşmıştım. Diğer çadırcılardan daha uzak olayım diye iyice tepelere kurmuştu çadırını.Bir mesajla gelmemi istemişti.Beni neden özlediğini bilmiyordum.İki gündür aramıyorduk birbirimizi, yine sesi soluğu kesildi.Fenerle çam ormanının içinden geçerek zor bela ona ulaşmıştım. Beklemiyor gibiydi yine beni. Her gelişimde aynı şarkın yüz ifadesini takınırdı zaten.Çadırının önünde kurduğu oturma köşesine çöküvermiştim.Nefes nefeseydim, birasından bir yudum alıp çadırın dört köşesinde sıralanan kozalak ve taşlarla yaptığı heykellere baktım.Dudağıma bir öpücük kondurdu o an. İyi ki geldin demekti besbelli bu davranışı. İlk öykünü okudum, dedi ardından. Sesi uysal ve sevecendi.Kumral saçlarını topladığı tokayı çıkardı.
-Çok şehir hikayesi değil mi, diye sordu. Nefes alamadım hikayenin içinde.Boğuntulu zamanlarda yazmıştım onu, deyiverdim sadece.Sahi yıldızlar yere daha yakın burada sanki.  Dalga seslerinin bu kadar tepede  bir yere kadar ulaşmasına şaşırdım o an.Sessizlik korkutucu geldi. Ruhsal bir çıplaklık hali yaşıyorum sanki bir süredir buralarda.  Billur sessizlikleri sevmem aslında.Ağaçların tepesinde bir baykuş sesiyle irkiliyorum.Uğursuzluk sanrılarımı yıkmam gerekecek besbelli.Korkularımdan sıyrılmamın , ruhsal yalınlık telaşımın doğayla bir ilgisi olmalı. Daha az sözcükle konuşur oldum buraya geldim geleli. Bu yeni davranışımı sevdiğimi anlıyorum hatta.Bunu bir alışkanlığa dönüştürmeliyim besbelli.
Evden getirdiği müzik kutusunu açıveriyor birden.Oldukça uysal, dingin bir piyano ezgisi ilişiyor kulağıma.  Çadır evimin dekorasyonu için  yanımda getirdim bunu diyor gülerek. Kadın başıma ormana yerleşince küçük nesneler de geliyor peşi sıra.Gülümsüyorum o sırada. Söze dönüştürmeden bu eylemini takdir ettiğimi anlıyor bakışlarımdan. Lounge müziklerle dolduruyor birazdan yaşam alanımızı. Ağaçların tepesinde, nerede olduğunu kestiremediğimiz baykuşun sesi müziğin ritmine ayak uyduruyor sanki.Yumuşacık bir öpücük konduruyorum boynuna.İkimiz  de bir şey söylemeden çırılçıplak kalıyoruz çadırın önündeki yaşam alanımızda. Çıplaklığımızdan ürkmüyoruz.Evde tek başınayken bile anadan üryan gezemeyen ben bundan zerre huzursuzluk duymuyorum.Günlerdir ten ve ruhlarımızı keşif derdindeyiz gecenin bir yarısı.Sahi hiç aşk vaatlerimiz olmadı değil mi onunla? En azından onun hiç böyle bir beklentisi olmadı benimleyken.Anılar üretip onları sevdik yalnızca.Onunla anılarımı İstanbul’a taşımaktan ürküyorum bunları düşününce.
Sabah uyandığımızda ormanın içinde iki ayrı yoldan yürümeyi yeğliyoruz çoğu kez.Ürkerek el ele tutuştuğumuz da oluyor yolumuz ayırmadan once. Gizli, yasaklı bir iş yapıyormuş gibi utana sıkıla tutuyor o vakitlerde elimi. Beklentisizliğine beklentisizliğime yanıt veriyorum çoğu kez.
İki üç güniçinde döneceğim İstanbul’a. Belki de görüşmeyeceğiz bir daha.Belki de beklenmedik bir telefon mesajıyla İstanbul’a yanına geldim diyecek bana. Belki’ler, varsayımlar tedirgin ediyor beni. Dönünce bir iki telefon konuşması, hal hatır sormaları kabullenmeliyim besbelli. Şu anın tadını bozmayalım diyor iç sesim. Kampta tanıştığı Fransız müzisyenin ona ney çaldığını anlatırken içimi nasıl da kıskançlık kapladı. Belli etmedim onun için biricik olamadığımı bilmenin gerginliğini.Hadi boşver diyorum kendime.Ayık zamanların kaygılarına hiç gerek yok şimdi. Gecenin içinde yeniden keşfe değeriz, tenlerimizin tuzlu tadı tiksinç değil üstelik.  Bir iki biram daha var. İçelim diyor, yanıma sokularak.Bu gece alkole bir hayli boğulmuştum üstelik. Sabah gideceğim bir iş yok henüz diyerek onaylıyorum bu teklifini.  Ormandaki gölgelere takılıyor gözlerim.Fenerin ışığı belli belirsiz aydınlatıyor çadırı.Bir iki sözcük de çıkmasa birbirimizin varlığını unutacağız bu ıssızlıkta.
Feneri çitlerin arasında ustaca kullanarak topladığı taze adaçayı yaprağını, kayanın üzerinde çakmağıyla yakıyor. Kesif bir koku yayılıyor etrafa. Sineklerden bir süre daha uzak tutar bizi diyor çıplak göğüslerini belli belirsiz aydınlakta.  Fenerin ışığı yanan  taze yapraklara ulaşıyor. Bakışlarımdaki şehveti fark edince susuveriyor yeniden.Utangaç bir yüz ifadesiyle sigarasından bir nefes daha alıyor.Ona dokunmaya çalıştıça uzaklaşıyor  benden.Böyle anlarda durgunlaşıyorum ben de.Yavaşlatıyor dokunuşlarımız ve sevişmelerimizi sürekli bir aradayken.Tüm gece bizim zaten diyerek yaklaşıyor yanıma.Özür dilercesine ellerimi tutuyor ardından.
-Müziği değiştirsek mi diyor yumuşak bir sesle. Cohen dinleyelim istersen.
Beni ona bağlayan şeylerden biri de bu sanırım. Gecenin bir yarısı Cohen şarkılarına beraber eşlik etmemiz delice bağlıyor çoğu kez beni ona. Cohen’le geceyi de mahvetmeyiz üstelik.Nerede olduğunu keşfedemediğimiz baykuş da gönlünce ötsün bu gece.
-Dönüşün yakın değil mi?
Pazartesi iş başı diye geçiyor aklımdan. Demek ki üç gece daha buradayım.İçimdeki sıkıntı büyüyor o an. Bu kız buralarda aylarca.Göcek’e, Datça’ya arkadaşlarının yanına kaçası varmış.Issız, kuytu koylar, doğaya sığınanlar için harika yerlermiş oralar.Hiçbir zaman işini gücünü bırak da gel demedi bana.Söylese de işi gücü bırakamayacağımı biliyor belki de.
-En azından altı ay üniversiteye uğramasam da olur. Biraz doğaya kaçışımın tadını çıkarayım diyorum.Bu arada ormanda nice bitki keşfetttim. Gitmeden onlarla çay yapayım sana.
O keşiflerden, rotalardan söz ettikçe içimde büyüyen kıskançlığın farkına varıyorum.  Üç gün sonra mesai başlıyor sonuçta.  Çadır hayatının hovardalık,  kirli tişörtler, deniz, yıldızlar ve bolca alkolle geçen telaşsız zamanlarını ardımda bırakacağım.
-Arayalım birbirimizi döndüğümüzde.
Geleceğe dair hiçbir soruma yanıt vermediğini biliyorum kaç gündür.Yanıtsız kalıyor sorum.Ben de gelecekle ilgili sorulardan kaçıyorum zaten.Telefon denen şeyi doğru düzgün kullanmadığını öğrendim buradayken.Gecenin alacasında ormanın bir kör noktasında buluyorduk birbirbirimizi bir şekilde.Bırakalım yarın olacakları diyor bakışları. Cohen’in You want it Dark’ını mırıldanıyor bir yandan. Başını omzuma dayıyor.Fener ışığından belirsizleşen pürüzsüz beyaz yüzü, ela gözleriyle karşılaşıyorum o an. İştahla öpüyor dudaklarımdan. Susturmanın bir yolunu buluyor beni. Sigarasından bir fırt çekiyorum yeniden.Baykuşun sesinin nereden geldiğini kavrıyorum sonunda.
-İşte o ağaç.Orada bağırıyor bizim geveze.
-Belki gelecek yıl geldiğinde burada taşlardan, kozalaklardan bir kulübe inşa etmiş olurum. 
-Onu da yaparsın bence. Bu arada bir yoksunluk olsaydın ne olurdun?
Benim gidişimi yoksunluk olarak görmeyeceğini bilsem de sorasım geliyor.Zihnindekileri deşmek istiyorum.Sorumu  duymazlıktan geliyor. Şarkının ritmine bırakıyoruz kendimizi.Birbirimize dokununca yoğun bir sıcaklık akıyor bedenime.Dudaklarımı değdiriyorum alnına.Sadece sessizce, kendi ıssızlığında “hep olsan” diyorum içimden.Sesimin duyulması korkusuyla kaçırıyorum bakışlarımı.Kıpkırmızı kesiliyor suratım gene.Gizli, örtük kalmasını istediğim her duygu halinde pancara döner suratım zaten.Fenerin ışığında silikleşen yüzlerimiz yıldızlara takılıyor yine.
Hadi gecenin ortasında çözelim kendimizi. Üstelik çıplakken  daha az kaçacak yerimiz olur. Bizim baykuş ötmeye devam ediyor inatla.