Yazı-Yorum

Küçük Kara Balık | Ebru Akkan
2 Temmuz 2018

Küçük Kara Balık | Ebru Akkan
Berkay gözyaşlarını silip kitabı aldı. Bir süre kapağına baktı. Gözyaşları kurur kurumaz ortasından açtı. Sessiz, okumaya koyuldu. ‘Küçük kara bir balık uzaklardan gelmiş. Irmağın sonunu bulmaya gidiyormuş. Üstelik pelikandan hiç mi hiç korkmuyormuş!’Annesi ve komşuları belki uyumsuz olduğundan belki meraklı olduğundan belki de söz dinlemediğinden Küçük Kara Balık’a hep kızıyorlarmış. Bu da Küçük Kara Balık’ı çok rahatsız ediyormuş. Çünkü büyükler ne zaman kızsa sesleri yükselir. Bu gerçekten de korkunç bir şeydir. Berkay alelacele kulaklarını kapattı. Bunun kendisine olmasına izin veremezdi. Babası öğrenirse, kendisine böyle şeyler yapmasına izin verdiği için ona çok ama çok kızardı. Biliyordu. Küçük Kara Balık’a hak verdi. O evden kaçmakla doğrusunu yapmıştı. Tüm kötülüklerden kurtulmuştu. Midesinden aşağıya doğru akan ılıklığı hissetti.Zil sesiyle birlikte sınıf boşaldı. Berkay çantasını alıp servislerin bulunduğu alana indi. Çıkış kapısına yöneldi. Servis şoförü arkasından seslendi. ‘Kırtasiyeye gidiyorum,’ dedi Berkay. Karşı kaldırıma geçince durup etrafı kolaçan etti. Birkaç adım sonra koşmaya başladı. Servis okuldan çıkınca onu görebilirdi. Koşarken çantası bir sağa bir sola savruluyordu. Kendisini iki yüz metre kadar ilerideki Teknik Üniversitenin bahçesine attı. Sırtı acımıştı. Yokuş aşağı inerken çantasını eline aldı. Küçük adımlarla yürümeye devam etti. Geldiği yolu unutmamak için etrafına iyice baktı.Onu burada asla bulamazlardı.Dışarıdan bakınca boş gibi duran eski binalar vardı. Tek tek kapıları zorlamaya başladı. Yan yana sıralanmış tek katlı binalardan dördüncüsünün kapısı aralıktı. Etraftaki öğrencilerin varlığına aldırmadan kapıyı itip içeri girdi. Bodruma inen basamakları görünce merdivene yöneldi. Paslı, boyası yer yer sıyrılmış birkaç metal dolap, metal masa, oturma yerinin süngerleri fırlamış bir sandalye, yerde duvara yaslanmış ezik karton kutu. Sandalyeyi masaya doğru sürükleyip üzerindeki hırkanın koluyla sildi. Hırkasını çıkardı. Tozu silkelemeye çalıştı. Onu burada hiç kimse bulamazdı. Başını kaldırınca tavana yakın pencerenin bir kısmının kırık olduğunu gördü. Yakından yürüyen öğrencilerin ayakları görülebiliyordu. Sırt çantasındanevden çıkarken sakladığı poşeti çıkardı. Üç elma, iki paket bisküvi, peçeteye sardığı birkaç kurabiye. Kurabiye kırıklarını yerken kitabını okumaya başladı. Burada saklanacaktı. Hem Küçük Kara Balık korkmuyorsa kendisinin de korkması gerekmezdi. Uluyan bir köpeğin sesiyle sıçrayıp kendisine geldiğinde başının ağrıdığını hissetti. Elini götürüp bir süre alnını ovaladı. Köpek tekrar uluyunca tedirgin gözlerle etrafını görmeye çalıştı. Başını masaya dayayıp uyuyakaldığından uyuşmuştu. Saklandığı izbelik karanlığa gömülmüştü. Gözlerinin karanlığa alışmasını sağlayacak tek damla ışık seçilmiyordu. Birkaç kere yok yere ovuşturdu. İşe yaramayınca masaya çıktı. Sırt çantasını yastık yapıp hırkayı üzerine serecekti. Dışarıdan anlamadığı sesler, uğultular geliyordu. Kulak asmamaya çalıştı. Yediği kurabiyelerden içi yanmış, susamıştı.  ‘Eve asla dönemem. Korkma. Hem Küçük Kara Balık ta korkmuyor bak,’ dedi yüksek sesle kendini teskin etmek için. Elmasını yerken kitabını sıkı sıkı tuttu. Uzandığında sırtının sızladı. Ellerini bacaklarının arasına sıkıştırıp yan yattı. Tıkırtılar duymaya başlayınca gözleri fıldır fıldır, sesin kaynağını aramaya koyuldu. Bir şey pencereye sürtünüyordu. Odayı dolduran pembe ışığın ortasında tık tık, tık tık yürüyen pelikanı gördü. Berkay bir çırpıda masanın üzerinde oturdu. Başını öne uzatıp merakla pelikanı izledi. Pelikan odanın içerisinde bir sağa bir sola ilerledi. Geri dönüp kanat çırpar gibi yaptı. Koşarak merdivene yöneldi. Pıt pıt, pıt pıt yukarı çıktı. Ayak sesleri duyulabiliyordu. Üst katı da gezdi. Koşar adım Berkay’ın yanına döndü. Berkay gözlerini pelikanın torbasından ayıramıyordu. Yine merakına yenik düştü.
*
Berkay gözyaşlarını silip kitabı aldı. Bir süre kapağına baktı. Sessizce çoktan ezberlediği cümleyi bir daha okudu. ‘Küçük kara bir balık uzaklardan gelmiş. Irmağın sonunu bulmaya gidiyormuş. Üstelik pelikandan hiç mi hiç korkmuyormuş!’ Kitaptan başını kaldırmıyordu. Etrafta kimsenin olmadığında ikna olunca önünde duran bir bardak suyu hızla başına dikti. Tabaktaki kuru pastalardan birini aceleyle ısırdı. Çiğnemeye koyuldu. Gözünü kapıdan ayırmıyordu. 
Kapı kolunun kıpırdamasıyla midesinde hareketlenen burgacı hissetti. Bir elini karnına götürüp başını tekrar kitabına eğdi. Diğer eli kitabın kapağındaydı. Alttan alta kimin, kimlerin geldiğine baktı. Onu buraya getiren polislerden birisi değildi. Öğretmen mi acaba? Eve dönmek istemediğini söylediğinde onu buraya getirdiklerine göre burası okul olmalıydı. Öğretmen gelip karşısına oturdu. Kadın gülümsedi.
-Kitabını çok mu seviyorsun Berkay?
İsmi söylenince kulak kesilen Berkay göz ucuyla baktı kadına. Başını salladı.
-Bakabilir miyim, ne okuyorsun?
Kitabı almak için elini uzatınca Berkay hızlı bir hamleyle elini kapağa bastırdı. Ancak öğretmen ısrarlıydı ve yavaşça kitabı çekerek Berkay’ın elinden kurtardı. İlk kez başını kaldıran Berkay, dik dik kadına bakmaya başladı.
-Küçük Kara Balık. Ben de çok severim bu kitabı. Neredeyse ezbere bilirim. 
-Sen öğretmen misin?
-Hayır. Doktorum ben. 
-Doktor mu? Okul değil mi burası?
-Neden okul olmadığını düşündün?
Berkay kadının saçlarına, gözlerinin içine baktı. Gözlerini kırpıştırdı. 
-Hani ben eve gitmeyeceğim ya, dedi kısık sesle. O yüzden beni buraya getirdiler polis amcalar bence. Burada kalayım diye.
-Neden eve gitmeyeceksin peki? 
-Gitmek istemiyorum çünkü. 
Berkay başını öne eğip kollarını bağlayınca Dr. Jale kitabı yüksek sesle okumaya başladı. ‘Denizin derinliklerinde yaşlı balık oniki bin çocuğu…’ Başını ellerinin arasına alan Berkay ileri geri hafif hafif sallanarak dinliyordu. Doktor ‘Küçük kara bir balık uzaklardan gelmiş. Irmağın sonunu bulmaya gidiyormuş.’ cümlesini bitirir bitirmez heyecanla atıldı. 
-Üstelik pelikandan hiç mi hiç korkmuyormuş!
-Tabi ki korkmuyormuş, dedi Dr. Jale, Berkay’a gülümseyerek. Korkması için hiçbir sebep yok ki.
-Evet. Çünkü evden kaçtı Küçük Kara Balık. Kimse ona kötülük edemez artık.
-Tabi edemez. Dışarıdaki polisler ve doktorlar onu korumak için her şeyi yaparlar.
-Korurlar mı?
-Elbette. Onların görevi çocukları korumak. Seve seve korurlar, dedi Dr. Jale. Hem babaları çok üzülmez mi çocuklar eve dönmeyince?Kızabilirler bile.
-Kızabilir. Daha çok üzülür ama ben habersiz gittim diye. Bir de onu dinlemedim ben.
Berkay bakışlarını sağa, tek yönlü aynanın olduğu kısma çevirip sabitledi. Bir süre düşündü. 
-Annesi de özlemiştir değil mi?, diye sordu Doktora.
-Tabi ki özlemiştir. Sırtındaki morluklar nasıl oldu Berkay, bana anlatmak ister misin? Annen veya baban yapmış olabilir mi?
Berkay ağlamaya başlayınca Doktor bir süre susmak zorunda kaldı. 
-Annem özlememiştir beni, dedi. Dr. Jale aynaya kısacık bir an göz atıp tekrar bakışlarını Berkay’a çevirdi.
-Küçük Kara Balık neden evden gitti Berkay?
-Kaçmak istemiştir belki. Eve gelen birini görmek istememiş olabilir.
-Sen kimi görmek istemiyorsun peki?
-Kimseyi değil.
-Annene veya babana söyledin mi peki kimi görmek istemediğini? İnsanlar herkesi sevmek zorunda değil Berkay. O kişi kimse evinize gelmeyebilir bir daha.
-Hayır. Gelir o. Onun da eviymiş çünkü. Her zaman gelir yatmaya. Babam işe gidince o evde aklıyor hep. Okula gitmiyor. Keşke ölseydi.
-Ölmesini isteyecek kadar kötü mü bu kişi? Neler yaptı sana Berkay?
-Anneme de yapıyordu gördüm. Ben hiç istemiyorum. Kötü bir şey olsaydı annem de kızardı ona. Annem de yaptı aynısını. Ama ben istemiyorum. 
-Neyi istemiyorsun Berkay’cığım. Bana anlatırsan bunları yapmasını engelleyebilirim.
-Sırtıma bastırmasını istemiyorum. Başıma bastırmasını istemiyorum. 
-Elbette. Başka neler yapıyor bu kişi? Kızılması gereken şeyler mi? Kötü şeyler mi?
-Annem kızmıyor. O kızmıyorsa kötü değil o zaman. Yine de ben öpmek istemiyorum. Çok ayıp başkasına bakmak. Çünkü babam öğretti bana. Hiçbir zaman bakılmaz dedi. Ama zorla baktırıyor. Hayır diyorum. İstemiyorum. 
-Biz hayır dersek, konuşursak mutlaka işe yarar. O adamı senden uzak tutacağız. Bana her şeyi anlatmalısın, tamam mı? Başka neler yapıyor bu insan Berkay’cığım?
-Annemi banyoya sokuyor. O yokken bana dokunuyor. Yapmazsam annemi öldürecekmiş. Beni de denize atacakmış. Balıklar yer beni orada. Kimse bulamaz. Hem karanlık hem de çok derin. O kadar yüzemem ki. Yorulurum. Çok derin.  Boğulurum. 
-Doğru hiç kimse o kadar yüzemez. Çok haklısın Berkay’cığım. Peki, annene anlatmayı denedin mi hiç? O ne dedi sana?
-Çok kötü olsaydı annem ona da yapınca kesinlikle kızardı. Kızmadı. Çok üzüldü. Hep ağladı banyoda. Duydum. Babama söylemedi. Demek ki kızılmaz. Ama ben yine de istemiyorum. Hem bakılmaz başkasına. 
-Annene söylersek belki o kötü adamı eve sokmaz, değil mi Berkay’cığım. Anneler ve babalar hep korurlar çocuklarını. Böylece çocukların korkmasına gerek kalmaz.
-Ama amcam sürekli geliyor. Babam onu çok seviyor. Babam beni de seviyor. Annemi de seviyor. Benim midem bulanıyor. Boğuluyorum. Aynı denizdeki gibi. Balık olursam eğer boğulmam hiç değil mi? Çünkü Küçük kara bir balık uzaklardan gelmiş. Irmağın sonunu bulmaya gidiyormuş. Üstelik pelikandan hiç mi hiç korkmuyormuş! Ben de korkmam o zaman.
Dr. Jale aynaya doğru elini kaldırdı. ‘Bekleyin daha,’ dedi. Berkay’a biraz daha su içirdi.