Yazı-Yorum

EGE' NİN ÖFKESİ | CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI
19 Haziran 2018

EGE' NİN ÖFKESİ | CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI
Yüksek Anadolu yaylası Toros ve Amanos’taki yüksekliğini muhafaza ederek Gökova körfezinde Ege’ye gelir ve orada tepeden tır­nağa birden yıkılıvermiş gibi, bin yüz metreden yalçın ve dimdik olarak denize düşer. Denizden bakılınca uçurumun azameti, gözlere bir gökgürültüsü manzarasını seyrettirir. Bu heybete oranla bir Yuşa tepesi, bir Aydos tepesi birer kabarcık, birer küçük sivilce ka­lır. Uçurum gökleri yut­muştur. Dağların hırlayan irkilişinin vahşeti yanında, örneğin İstanbul’un tepeleri sütlek inek gibi, tavuk gibi kümes yaratıklarındandır. Düşmesin diye şapkalar tutulmadan başlarımızı tepelere kaldıramıyoruz. Göklerin en uzak rüzgârları üzerine kurulu gibi duran tepelere varınca, dudak­lardan bir hayret ıslığı cıvlıyor. “Bu nedir yahu?’’ diyoruz. Yükseklik göklerde bir çığlık olmuştur. Bin yüz metrelik uçurumun kenarındaki cin çarpmış eğri büğrü çamlar, ahtapot kol­ları gibi köklerle kaya çat­laklarına dolanıp apışa­rak, aşağıya korkuyla bakarlar.

Ege, bir devin göğsü gibi kabarıp inen soluğanları ile burada bütün talâkatini gösterir. Şurada fısıldar, ötede gök gürültüsü gibi gürler, daha ötede top gibi patlar. Mırıldanır, söylenir, dert yanar, derin ahlar çe­ker, ağlar, inler, kızar, çılgın bağırır, tehdit savurur, uçuruma durmamacasma söyler, cevap almaz.

Ona Aksi Mahmud der­lerdi. Çiınkü dünyada rahat ettirici, okşayıcı, eğlendiri­ci, hoşa gider ne varsa hep­sini babasının malı gibi kendi hakkı bilirdi. Ona gö­re kadınların güzelliği, pa­muklu yumuşaklığı, yemeklerin lezzeti hep onun içindi. Fakat bunca tamahına karşılık hiçbir şeyi sevmiyor, hiçbir şey uğrunda bir fedakârlıkta bulunmak istemiyor, hiç kimseye yardımdan hoşlanmıyordu. Kendisine göre, o meydana çıkıverince kadınlar kaldırım taşları gibi ayağının altına yavılıvermeli, erkekler de kadıya turfanda hıyar yetiştirircesine yardımına koşmalı idi­ler.

Oysa hiç kimse onu tanı­mıyordu. İşte bütün evrene karşı içini bir kin bağlayıp kitliyordu. Ve her şeye, herkese karşı aksi davranı­yordu. Bundan dolayı adını “aksi” çıkarmışlardı.

Aksi Mahmud’un o günkü seferi kendi gibi aksi gitmişti.

Çökertmede limana girerken, on metre havaya fırlayıp güm! diye top gibi düşen, bir yunus sürüsüne çatmıştı. Biri kayığa düşerek, kayığı tuzla buz edecek diye ödü patladı. Yemek için kıyı kumsalına çıkmış, orada da yumruk kadar bir büyü örümceği musallat ol­muştu. Bir kayanın üstüne oturmuş, onun altından tü­nelden tren çıkarmış gibi upuzun bir çiyan fırlamıştı. Ötede tabakası ile ezerek öldürmeye kalkıştığı bir ak­rep, kuyruğunun bir vuruşu ile tabakayı delmişti. Daha ötede sivrisineklerin hem de kemiklileri ona dadanmıştı. Mahmud’un bağrında bü­yüye de, akrebe de, çıyana ve yılana da taş çıkaran bir zehir, bir kin hâsıl olmuştu. Bunların hepsi yetmiyor­muş gibi, aksi rüzgâr onu bin metrelik Kran uçurumlarının altında bocalatmıştı.

Kran uçurumunun duva­rında büyük bir mağara vardı. Aksi Mahmud, kayı­ğı içine alır, demir atar, yan gelirim dedi. Mağaradan içeri girdi. Ama mağaranın kenarındaki çıkıntının üzerine bir ana fok, erkek fokun yosunlarla ona hazırlamış olduğu bir doğum döşeğine yatmış, birkaç saat önce yavrulamış olduğu yavrusunu, hayata doğurmuş olmak sevinciyle çarpan yüreğinin üzerine bası­yor, emziriyordu. Ana fokun kara kadife gibi yumuşak ve munis bakışı biraz hüzünlü idi. Aksi Mahmud’un öfkeden gözleri dönmüştü. Zaten hıncını alacak bir şey arayan Mahmud, hazır foku bulunca koca bir sopayla başına geçti. Fok kaçamıyor, çünkü yavrusunu bırakamıyordu. Mahmud sopayı fokun başına vuruyordu. Fok bir insan gibi hüngür hüngür ağlıyordu. Yavrusunu o kısa kollariyle büsbütün koynuna basıyor, sopalardan korumaya çabalıyordu. Ana fokun memeleri ve yavrusu gözyaşları ile ısla­nıyorlardı. Fok o acıklı göz­leri ile bakıyor, telâşlı telâşlı anlatmak istiyordu. Kendi­si gibi bir yaratıktan mer­hamet arıyordu. Sopayı ye­dikçe bir kadın gibi çığlıklar salıyordu. Kanayan ağ­zını açtı. Yalvardı. Mah­mud, sopayla, açılan ağ­zın dişlerini kırıyordu. Gözlerini bir cinayet sar­hoşluğu bürüdü, için de öldürücülük kanıksayışı şımardı. Hayvan, upuzun sü­ren can çekişmesi sırasında Mahmud’un ayaklarına süründü. Acı kasırgaları gövdesini sarsıyorken, hayat üstü bir irkilişle irkildi, önceleri sevgiyle ısınan o güdük badi badi kollariyle yavrusunu aradı. Gözleri patlamış, kolları yavrusunu değil, kendisine zindan ke­silen dünyanın, fecaatini, bomboş karanlıklarını ve ölümü kucaklıyordu. Uçurumu dönerken Ege pek acı haykırıyordu: Mahmud ölmekte olan fokun patlak gözlerine baktı. Bir kuzu­ un bakışından korkan bir kurt gibi kaçtı.

Gün cumartesiydi. Gece de oluyordu. Yedi mil ötede, Şehiroğlu adasının müsteciri, dostu, Mehmet Ağa’nın karısı Emine, onu her cumartesi gecesi burun­da beklerdi. Kadından pek hoşlandığı yoktu, ama herifi aldatarak kurnazlık etmiş olmak yok mu, işte bunun tadına doyum olmuyordu doğrusu. Adaya yaklaşırken her taraf zindan gibi kararmıştı. Ama denizde tuhaf ateşler yanıyordu. Ege o akşam müstesna bir surette yakamozlanıyordu. Adaya pek yakın geldiğini gürültülerden anlıyordu. Kayığın çevresince kuleler gibi sipsivri kayalar, ada kırıntıları ve sığlar serpiliyordu. Heybetli dalgalar homurdana homurdana gelip sığlara biniyorlardı. Sonra karanlığı yırtan bir ışık ve patlamayla binlerce şelâle boşanıyor, hırlıyordu. A.ksi Mahmud dalgaları yüklenmiş olan sığların, korkunç çöküntüler yapan dalga aralıklarına, denizleri geri vermekte olduğunu anlıyordu. Fakat fısıltı, hırıltı susmadan, başka bir tarafta başka bir kaya horlamıya başlıyordu. Aynı za­manda da yüzlerce kulaç dipte esrarengiz ejderlerin binlerce gözlerle parladığı görülüyordu. Gözler sönüyor, daralıyor, dönüyor, her taraf fırıl fırıl yuvarlanan çarkıfelekler, topaçlar ve girdaplarla aydınlanıyordu. Ufkî uçuşan hava fi­şekleri patlıyor, madenî kıvılcımlar kızıl kızıl uçuşuyor, dört bir yanı yakamozla yıldırıyordu. Aksi Mahmud kulağını patlatan gürültüler arasında bir çığlık duyar gibi oldu, ölen fokun, kulağında çınlayan sesi miydi? Onu, karanlıklar arasında seçen Emine’nin çağırışı mıydı? Yoksa denizlerin öfkesi miydi?

Sesin geldiği yere doğru gözlerini sivriltti. Orada sanki esen bir deli rüzgâr, yanan bir mangalın kıvıl­cımlarını saçıyor, alevleri ötezeri dolayıp dillendiri­yordu. Acaba Emine’nin ona yol göstermek için salladığı bir meşale miydi? Yoksa kükreyen bir üçle­menin rüzgârda savrulan bir yelesi miydi? İşte bunu düşünmeye vakit bulamadı. Aksi Mahmud’un dört tarafı kendi dünyası gibi kaynayan bir cehennem kazanı oldu. Havaya kaldırdığını duydu. Elinden gelseydi, dalganın boynunu ısıracak, koparacaktı.

Ama dalga çökünce kayık muallâkta kalacak de­ğildi ya! Mahmud’un dişle­ri kayalara çarptı, parça parça oldu. Deniz onu aldı.

Onu kayaların diş gıcırdatan, köpürten, hırlayan çatlaklarına sıkıştırıyor, getiriyor, onu çeneleri arasında testerelemesine çiğniyordu. Sabaha doğru deniz onu kumsala tükürdü.