Yazı-Yorum

Deve Dikeniyle Dans | Hatice Dökmen
17 Haziran 2018

Deve Dikeniyle Dans | Hatice Dökmen
Bütün koğuş uykuda. Sultan hariç. Topal Meliha’nın çıkardığı uzun soluklu gazları, Artist Cansel’in koğuşun duvarlarına çarpan horlaması dışında çıt yok. 
      Sultan uyuyamıyor. Gözleri, küçük pencereden duvara vuran ışık yansımasının oynayışında asılı. 
      Asarlar mıydı onu? Yok canım, daha neler. Ne yaptı ki? Alt tarafı ciğeri beş para etmeyen kocasını öldürdü. Dünya bir pislikten kurtuldu. Ceza yerine ödül vermeliydi devlet ona ama neyse…
      Ödül mü? O da ne? Çocukluğunda duymuştu bu lafı ilk kez.
 
      “Aferin,” demişti öğretmeni. “Her gün mızmızlanmadan sütünü içiyorsun. Yağlı ekmeğini yiyorsun. Yarın sana ödül olarak bir kalem getireceğim.”
      Şaşırmıştı Sultan. Yaptığı şey bu kadar önemli miydi? İç içe geçmiş iki odalı fakirhanelerinin dış odasında toplanırlardı sabahları. Annesinin inşaatlardan devşirdiği birkaç tahta parçasıyla yakılan sobanın anlık sıcaklığında ısınırlardı. 0danın ortasına serilen ince muşambanın etrafına doluşurdu altı kardeş. Tarhana çorbasına hücum eden altı kaşık. Tencerenin dibinden tak tak sesi gelmeye başlayınca şilteleri katlayan anneleri bağırırdı.
       “Babanız uyanınca taş yesin gayri.”
       Pek doydukları da söylenemezdi. Yarı aç yarı tok kalkarlardı sofradan. Öğretmeninin, Marshall Yardımı dediği süt tozundan hazırlanan süt olmasa hiç doyduğunu hissetmezdi. Allah’tan sınıfta epey çıt kırıldım çocuk vardı. Özellikle memur çocukları. Ne kadar özenirdi o zamanlar o kızlara, oğlanlara. Mis gibi kokarlardı. Sadece kendileri mi? Her şeyleri güzel kokardı. Sultan’ın bilmediği, ona yabancı kokular… Pırıl pırıl önlükler, kolalı yakalar, boyalı iskarpinler. Kızların saçlarında bıcır bıcır tokalar. Boyunlarında kokulu silgiler, ceplerinde işlemeli mendiller. Hele bir de beslenme saati geldi mi iyice derinleşirdi aralarındaki uçurum.
     Sultan, babasının yağlığını sererdi sıranın üzerine. Gül yağının ağır kokusu burnuna dolardı. Kulplu alüminyum su tasını da yağlığın üzerine koyar süt sırasının gelmesini beklerdi. Dantelli peçeteleri, sırça bardakları ilk kez sınıftaki çocuklarda görmüştü. Kakaoyu da. Sıra arkadaşı Nesrin, narin elleriyle etrafı kırmızı dantelli peçetesini sıraya yayardı. Öğretmen ışıl ışıl parlayan bardağa sütü koyduktan sonra, Nesrin edalı edalı birkaç kaşık kakaoyu bardağına döker, iyice karıştırırdı. Bu karıştırma işleminden büyük zevk aldığı yüzündeki fettan gülüşten belli olurdu. Sonra birden durup kakaolu sütünü koklardı. Her gün değişmeyen oyununun ortalarında, “böğğğ” gibilerden bir ses çıkarıp bardağını Sultan’dan tarafa iteklerdi.
     “Al sen iç,”
     Biraz kızarırdı Sultan ama itirazsız kabul ederdi arkadaşının ikramını. O kara tozun, sütün lezzetini nasıl değiştirdiğine hep hayret etmişti.
     Beslenme saatinde bir bardak süt ve bir dilim yağlı ekmek yemek mecburiydi ama Nesrin ve diğer memur çocukları mızmızlanırlardı:
     “Öğretmenim midem bulanıyor. Yemesem olmaz mı?”
    Öğretmen her ne kadar, sütünüzü de içeceksiniz, ekmeğinizi de yiyeceksiniz dese de, o çocukların, Sultan gibi yoksul çocuklara ekmeklerini ve sütlerini verdiklerini ve evlerinden getirdikleri çöreklerini ağızlarını doldura doldura yediklerini, doyduktan sonra da kalanını yine Sultan gibi çocukların önüne iteklediklerini görmezden gelirdi.
      Sultan kendi payına düşenleri bir solukta mideye indirdikten sonra, Nesrin’in içmediği kakaolu sütü, yemediği çörekleri, tatlı ekmekleri iştahla tüketirdi. Sonraki ders saatlerinde tokluğun verdiği rehavetle gözlerine bir uyku inerdi ki dostlar başına…    
 
     O zamanlar inerdi de şimdi inmiyor. Gözler uykuya düşman. Çocukları uyuyordur bu saatte. Aylar oldu yüzlerini görmeyeli. Mavişi yürümeye başlamış. Paytak paytak. Nasıl tatlanmıştır kim bilir? Sütte bırakmıştı sabiyi. Günlerce sızım sızım sızlamıştı memeleri. Ta ki süt keseleri ümidini kesene kadar… Kara oğlu Ömer’i birinci sınıfa yazdırmışlar. Büyümüş de, abi olmuş da okula gidiyormuş ciğer paresi. Nasıl da kıskanırdı kardeşlerini. Belki şimdi kol kanattır bacılarına… Ya ortanca bebesi. Kınalı kuzusu Fatma. İçli kuzusu… Hiç gıkı çıkmazmış. Anasının elindeki bıçaktan sızan kanı gördükten sonra hiç konuşmamış…
     Görüş günü ateş almaya gelmiş gibi üç beş dakika yanında kalan annesinin ağzından cımbızla aldı lafları. O da bir komşudan almış haberleri. Cadı kaynanası, Sultan’ın ailesine göstermezmiş çocukları. Dalyan gibi oğluma kıyan o katilin ne kendisi ne yedi sülalesi sokağımızdan bile geçmesinler, dermiş.
      Dalyan gibi oğlu da uçkurunu tutsaydı ya! Hadi uçkurunu tutamadı, hadi Sultan’ın yatağına oynaşını soktu, hiç değilse Sultan dellendiği zaman Allah yarattı demeyip odunla dövmeye kalkmasaydı ya!
      “Salak,” dedi kendi kendine. “Öyle dellenecek ne vardı? Ne halt ederse edeydi, şerefsiz. Şimdi ne oldu? Çocuklar rezil, sen damda…”
     “Yine mi uyumadın?” dedi sol yanından bir ses.
     İrkildi kadın. Nihal’in sesiydi. Ranzasında doğrulmuş, Sultan’ı seyrediyordu. Teyturacı Nihal. Değişik bir kadın. Koğuştaki diğer kadınlara benzemiyor. Sosyetik, bilgili. İlk geldiği gün, “Tiyatrocuyum,” demişti de, koğuş ağası Kör Emine, gören tek gözüyle kadını süzüp dudak bükerek, bizim oralarda Teyturacı denir senin gibilere demişti.
      Nihal, uykulu gözlerini ovuşturduktan sonra Sultan’ın yatağının ucuna ilişti.
      “Hadi anlat bakalım. Yine neyi taktın kafana?”
      “Heç,” dedi Sultan. Yan yan güldü. “Toka taktım. Çiçek taktım… Gelincik taktım gelincik… Şimdi bütün tarlalar gelincik doludur… Çocukken gelin yapardık onlarla. Henüz tomurcuk olan çiçeği üç dört parmak gerisinden kırardık. Yeşil kaftanın içinde kıpkırmızı bir gelinlik gibi dururdu. Başka bir gelincik daha koparırdık. Ama hemen çiçeğin bitiminden. Onu da ters çevirip, tomurcuk gelinciğin sapına geçirirdik. Bir tarafından birkaç yaprağını çeker alırdık. İçindeki topçuğun yarısı dışta kalırdı. Kırmızı duvaklı, siyah saçlı bir baş olurdu. Ama yüzü boş. Kaş göz çizerdik üzerine. Dudak yapardık özene bezene. Sonunda kırmızılar giyinmiş bir geline benzerdi gerçekten… Ya da biz benzediğini sanırdık… Ee! Bu gelinin yanına bir de damat gerekirdi elbet. Kurumuş bir deve dikeni arardık. Bulurduk da. Uzunca koparırdık. Damat gelinden uzun olmalı, öyle değil mi ya! Onu da koyardık gelinin yanına. Her tarafı dikenli. Boz… Sevimsiz gelmezdi o zamanlar bize. Damat dediğin oydu zaten. Anamla Sümbül Teyze konuşurken duyardım. Aman bacım. Koca dediğin deve dikeni olup olacağı… Sonra oynatırdık damatla gelini.
/Aman bu fasulye iki buçuk liraya.
     Hem kaynasın hem oynasın…/
     Çocukluk işte… Çıkarsam buradan, çocuklarıma da yaparım o gelinle damattan… 
     Âlem kadınsın dedi, Nihal. Sultan’ın dizine elini koydu. Çocuklarını özledin sen yine.
     Başını öne eğdi Sultan. Uzun kirpiklerinden, solgun yanaklarına düşen yaşlar koğuşun loş ışığıyla parladı.
     “Çocuklarımı, çocukluğumu ya da her şeyi… Bilmiyorum. Özlemeye korkuyorum desem inanır mısın? Bu dört duvar arasında yok olup gitmekten… Unutulmaktan korkuyorum.”
 
      Korku ona hiç bu kadar yakın olmamıştı. Çocukken en çok babasının annesini dövdüğü gecelerde korkardı. Hepsi korkarlardı. Altı kardeş, küçük bedenlerini büzüştürüp fırtınanın geçmesini beklerlerdi.
      Sultan, annesi gibi değildi. Fiske vurdurmazdı kendine. Kocasından da çekinmezdi. Gözünü çapaktan sakınmaz, diklenirdi sonuna kadar davasında. Üstelik kocasını da severdi. Gözünü açıp gördüğü, gönül verip sevdiğiydi. Eriydi. Bacasını tüttürendi. Ocakta aş kaynıyorsa erinin sayesinde kaynıyordu. Ah bir de uçkurunu tutabilseydi. Sultan başka kadınlara da benzemezdi. Paylaşmazdı erini kimseyle. Ne komşu kızı Meryem gibi üstüne kuma getirttirir, ne de Emmioğlu Rıza’nın karısı gibi metresi bilmezden gelirdi.
      “Aklın varsa, akıllı ol. Şeytana uyma. Ola ki uyarsan da kendine mezar yeri seç.” derdi kocasına.
      Kocası gevrek gevrek gülerdi.
      “Valla korkulur senden. Adı üstünde. Deli Sultan.”
      Hırslanırdı kadın. Başını hin hin sallardı.
      “Sen gül bakalım öyle. Ben söyleyeyim de sonra söylemedi deme.”
      Deliliği hoşuna giderdi kocasının. Hırslanması da. İyice gaz verirdi, karısının kabarmış yüreğine.
     “De bakalım. Nasıl öldürücen beni.”
     “Keserim kör bıçakla,” derdi Sultan. Sonra gözlerini bir noktaya dikip düşünür, yeni bir icat bulmuş gibi heyecanla devam ederdi. “Yağlı urgan geçiririm, o kırılası boynuna.”
 
      Sultan, koğuşun nemli kokusunu çekti içine.
      “Asarlar mı beni?”
      Alaycı bir gülüş attı Nihal ortaya.
      “Saçmalama. Kafanı böyle abuk sabuk kuruntularla doldurma… Hem asarlarsa beni asarlar. Komünist de benim. Vatan haini de.”
     Sultan, Nihal’in gözlerinin içine boş boş baktı.
     “Bizim, komşumuzun oğlu... Halil adı. Son zamanlarda onun da komünist olduğu dolanıyordu ortalıkta… Komünistliği kendisinin olsun ama o da senin gibi iyi insandır.”
     Nihal kendini tutamadı. Kahkahası koğuşun bütün köşelerinde yankılandı. Ranzaları bir kıpırdanmadır aldı. Kör Emine, öfkeyle bağırdı.
     “Gece yarısı bu nedir ya! Kesin sesinizi!”
     Nihal kendini zorlayarak gülmeyi kesti.
     “Kusura bakma abla. Şu Sultan yok mu? Çok komik kadın ya! Ona gülüyorum.”
     Emine, tek gözüyle manidar bir bakış fırlattı kadınlardan tarafa.
     “Orospular sizi! İşiniz gücünüz şamata!”
     Yan ranzanın üstünden Cansel doğruldu yatağında.
     “Kim lan o? Çabuk söyleyin. Kim orospu dedi bana lan?”
     Bu sefer gülen sadece Nihal değildi. Sultan da gülme krizine girmişti. İkisinin de karınlarına ağrılar girmesine rağmen kahkahalarını durduramıyorlardı. Cansel, iyice hiddetlendi. Uzun boyu ve iri gövdesiyle ranzadan atlayıp, kadınların başında bitti. Gözü dönmüş vaziyette üstlerine yürüyüp, ikisini de saçlarından yakaladığı gibi kafalarını birbirlerine vurdurdu. Aniden kesiliverdi kahkahalar. Bir lokmalık iki sıska beden kurtulmaya çalıştı Cansel’in elinden. Bütün koğuş ayaklanıp kavgayı bitirmek için çabaladı ama Cansel’in hırsı geçmedi.
     Sultan ve Nihal yüzleri gözleri kan revan içinde yere yapıştıklarında, Cansel’i ancak ayırabildi kadınlar.
     Kapıdan gardiyanın sesi geldi, sert ve soğuk.
     “Kesin gürültüyü! Yatın, zıbarın!”
     Kör Emine, bir dal sigara uzattı Cansel’e.
     “Al şunu zıkkımlan da kendine gel be kadın!” sonra gardiyandan yana söylendi. “Kestik zaten. Bitti gitti, geçmiş ola.” 
     Cansel, homurdanarak lafa girdi.
     “Orospu dediler bana!”
     Yine hırsını alamayıp kadınlara doğru yürümeye davrandı. Fırsat vermedi Emine.
     “Otur Allah aşkına. Bir laf dinlediğin yok. Onlar, sana orospu demedi. Ben, onlara dedim yahu!”
Aval aval baktı Cansel, Emine’ye ama inanmadı.
      “He. He. Şimdi lafı kıvırın bakalım.”
      Sultan, dudaklarından ve burnundan akan kanı tülbendiyle silerken gözlerini Cansel’den ayırmadı. 
      Kıvırmak mı? Kıvırmak ona yakışmazdı. Orospulara yakışırdı kıvırmak. Cansel’e mesela. Kocasının oynaşına mesela. O orospu yüzünden bu Allah’ın belası yerde çürüyecekti. Çocukları, o kıvırtıkorospunun yüzünden onsuz büyüyecekti. Cansel’de orospuydu işte. Kıvırmak onlardan kalıp Sultan’a düşmezdi… 
      Kin, nefret ve öfkeyle iyiden iyiye bilendi Sultan. Kalktı yerden. Ayakları tazı hızında. Gözleri şahin kadar keskin. Elleri aslan pençesi. Ummadığı bir anda yakaladı Cansel’i. Beş dakika önce hırsı inmiş olan Cansel, kendini yerde buldu. Yerde ve boynu Sultan’ın parmakları arasında…