Yazı-Yorum

Onlar ‘gölge’ değil birer kahraman
27 Haziran 2018

Onlar ‘gölge’ değil birer kahraman
Zülfü Livaneli’nin yeni kitabı ‘Gölgeler’de edebiyat tarihimizin önemli isimlerinin müstearları bir araya gelip uzun bir öykü anlatıyorlar. Artık gölgeler diyarında olan isimler İstanbul’u yanlarına alıp şehre kâh hüzünlü kâh keyifli bir saygı duruşunda bulunuyorlar.
Avnî, Asım Us, Halide Salih, Üsküplü Ahmet Agâh, Saksağan, Orhan Selim, A. Metin, F.M. İkinci, Raşit Kemali, Mehmet Ali Sel, Kemal Sadık, Ali Kaptanoğlu, Cemasef, Ayhan Çağlar ve William Flynn. Bu isimler bir şey ifade ediyor mu sizlere? Edebiyat meraklıları birkaçını tanısa da çoğu ‘gölgede’ kalan isimler bunlar. Takma isimler, müstearlar. Kimlerin müstearı diye merak ediyorsanız onun cevabını vermeden önce hikâyelerinden bahsedeyim. ‘Gölgeler’ diyarının bu çok önemli kahramanları bir öyküde bir araya geliyor ve Sultanahmet Meydanı’nda buluşup çok sevdikleri İstanbul’a sesleriyle, neşeleriyle saygı duruşunda bulunuyorlar. Hepsi birer hikâye anlatıyor kendi hakkında, İstanbul hakkında, aşk hakkında, dostluk hakkında... Bazen dertleşip bazen eğleniyorlar. Gölgelikten çıkıp gerçek birer kahramana dönüşüyorlar.
Onları bir öyküde buluşturan isim ise Zülfü Livaneli. Usta yazarın okurları ‘Konstantiniyye Oteli’ adlı romanı hatırlar. O kitabın bir bölümünde edebiyatımızın önemli isimlerinin gölgeleri bir araya gelip ebedi ve edebi bir sohbete dalıyorlardı. İşte Livaneli’nin ‘Gölgeler’ adını verdiği kitap da tam o noktadan başlıyor.

CEMAL SÜREYA İLE HALİDE EDİP’TEN TANGO
Ünlü isimlerin müstearlarını taşıyan gölgeler, otelin balo salonunu terk edip Sultanahmet Meydanı’na çıkıyorlar. Sırasıyla söz alıp İstanbul’la, edebiyatla, hayatla ve müstear olmakla ilgili hikâyelerini paylaşıyorlar. Yer Sultanahmet Meydanı olunca önce Halide Salih giriyor söze, anlatıyor İstanbul’unu, o günlerini. Elbette Halide Edip’in müstearı o. Saksağan ondan alıyor sözü, kendine gölge edinmek için uğraşan Reşat Nuri Bey’i anlatıyor. Doğrudur, Reşat Nuri Güntekin’in gölgesi o. Ardından cımbızlardan, aynalardan söz edecekmiş gibi muzip ifadesiyle sahneye Mehmet Ali Sel çıkıyor. İstanbul’u en güzel anlatan şair o; Orhan Veli. Konu şiir olunca Ece Ayhan’ın gölgesi durur mu, alıyor lafı hemen Ayhan Çağlar. Bir başka şair katılıyor ardından ona, Cemasef takma adıyla Cemal Süreya. “Şehir ve tango yakışırdı birbirine o zamanlar” diyor Ali Kaptanoğlu, bildiğimiz Attilâ İlhan zarafetiyle. Cemal Süreya ile Halide Edip başlamışken bir tangoya Üsküplü Ahmet Agâh’tan geliyor bir şiir. Kim mi? Yahya Kemal Beyatlı. Hüzünle izliyor onları uzaktan Kemal Sadık. Bakıyor “o güzel atlara binip çekip gidenlere”, müstearının gözünden Yaşar Kemal. Şairlerden sözü alırken romancılar F.M. İkinci müstearıyla yazdığı Mike Hammer’ları anlatıyor Kemal Tahir. Sıra gelince A. Metin’e, hepsi bir ağızdan ‘Aldırma gönül’ diye başlıyorlar türküye. Sabahattin Ali’nin müstearı A. Metin de neden müstear olduğunun hikâyesine...

ÖYKÜLERE RESİMLERİ EŞLİK EDİYOR
Raşit Kemali müstearıyla Orhan Kemal dönüyor yüzünü tekrar Çukurova’ya, oradan alıyor sözü ‘mavi gözlü dev’. Başlıyor Nâzım Hikmet’in müstearı Orhan Selim, şiirlerini okumaya. Hüzün çöktüğünde ortaya çıkıyor farklı bir gölge. Alınca sözü anlıyoruz ki Asım Us o. Müstearla gazetelere eleştiriler yazan Mustafa Kemal Atatürk. Herkes anlatmışken hikâyesini konu İstanbul olunca eksik kalıyor Avnî. O da gelince tamamlanıyor öykü. Ama bu hikâyeyi yazarken Livaneli önemli bir isim daha geçiyor gölgelerin tarafına. Bitmeden kitap Ülkü Tamer de William Flynn müstearıyla katılıyor aralarına.
Müstearların hikâyeleriyle bir öykü yaratıyor Livaneli. Uzun, keyifli, yer yer hüzünlü bir öykü. Sevdiğiniz şairlerin, yazarların sözleriyle, mısralarıyla yer yer şaşırtan ama hep edebi bir tat sunan. Yazar Livaneli, kahramanlar da işte bu isimler olunca ortaya tekrar tekrar okunacak bir öykü çıkıyor. Bu kitaba ve hikâyelere Aykut Aydoğdu’nun resimleri eşlik ediyor. Aydoğdu, isimlerin ve hikâyelerinin resimlerini çiziyor.