Babam
Başımı cama yaslıyorum, neresi olduğunu bilmediğim küçük bir Karadeniz kasabasından geçiyoruz, hava henüz kararmış, otobüs kırmızı ışıkta durunca gözüm evlerin ışıklı pencerelerine takılıyor, çekilmemiş perdelerin ardında çok kısa bir an gördüğüm siluetleri düşünüyorum. Acaba onların hayatları nasıldır? Nelere güler nelere üzülürler? Onların babaları da benim babam gibi hastamıdır, kaçı bilir benim gibi babasının kurtuluşunun olmadığını ve hangisi bu ağır yükün altında ezilmektedir de söyleyemez kimseye.
İşyerimdeyim, içimde bir sıkıntı var. Telefonda Ayşe ablanın sesi bir garip geliyor, yanındakilere sezdirmemeye çalışanların yapmacık ses tonuyla konuşuyor, bir terslik olmalı ama ne? “ben seni sonra ararım” dedi ve kapattı. Bugün annemle beraber babamı doktora götüreceklerdi, aklım onlarda. Bir türlü haber alamadım, ne zaman arasam sonraya bırakılıyor. Tekrar arasam mı? Arıyorum…
Birden kapı açılıyor içeri gürültülü bir grup giriyor, kocaman bir pastayı önüme koyuyorlar, bugün benim doğum günüm, bana sürpriz yapmışlar. Sarılanlar, öpenler, “haydi aç hediyeni” diyenler, tek kelime çıkmıyor ağzımdan. Bugün benim doğum günüm, kafamda Ayşe ablanın telefondaki keder yüklü sesi yankılanıyor “baban kanser olmuş uğur”…
Çernobil’e maruz kalan memleketimde en yaygın hastalık olmuş kanser. Neredeyse her ev kanserle tanışmış, ecelin adı “kanser” olmuş buralarda Çernobil faciasıyla.
Güneş yüksek binaların arkasından tozlu pembe bir ışık yaymaya başladı, bu yükseklikten Ankara manzarası çok güzel görünüyor. Makineden alınma plastik bardaktaki ruhsuz kahveden bir yudum alıyorum, iyice soğumuş, kaç saattir önümde acaba? Bu camın önünde sabahlamışım farkında değilim. Askeri hastanenin teras katındaki kafeteryadayım. Rize’deki doktor “büyük bir hastaneye gidin, ameliyattan sonra kemoterapi görmesi gerek” deyince apar topar Ankara’ya getirdik. Hastane çok büyük, çok modern, çok disiplinli iyi bakarlar diye düşündük. Etraf hareketlenmeye başlarken ben kalkıyorum, bugün tahlil sonuçları çıkacak, onları alıp profesöre göstermem gerek.
“beni eve götür, torunlarımı son defa göreyim” diyor babam çaresizlik yüklü bir sesle. Kızıyorum, söyleniyorum. “Sen böyle moralini bozacaksan hiç uğraşmayalım” diyorum. Keşke profesörle konuşmaya gelmesine izin vermeseydim. “Kalacak yeriniz var mı?” diyor profesör, “neden” diyorum “Sonuçlar beklediğimiz gibi değil” diyor, “bir ameliyat daha yapmamız lazım”. Birkaç yere telefon açıp 15 gün sonrasına randevu veriyor.
Ankara Kızılay meydanında amaçsızca dolaşıyorum, yalnızım, bütün yüzler yabancı bana. Bu koskoca şehirde iki kelime edecek kimsem yok. Dertleşecek birilerine öyle ihtiyacım var ki. Telefonum sürekli çalıyor, akrabalar dostlar arıyorlar. Herkese aynı şeyleri söylüyorum, artık otomatiğe bağladım. “İkinci ameliyat ilkinden daha iyi geçti” diyorum, “kendisi şu anda çok iyi, hastane süper” diyorum. Yalan söylüyorum…
Hastane gerçekten süper , “Asistanlar alabildiğine ukala, hemşireler duygusuz, hiç kimsenin umurunda bile değiliz. En basit bir soru için bile fırça yemeyipte cevap alamazsak şanslıyız” diyemiyorum. Hepsine lanet okuyorum.
Hastane koridorundayım, doktorun odasının önü çok kalabalık, insanlar ellerinde tahlil sonuçları ile doktorun gelişini bekliyorlar. Benim elimde bir şey yok, gömlek cebimde içinde 800 milyon Türk lirası olan uzunlamasına bir zarf var. Kalabalığın kapıya doğru hareketlenmesinden doktorun gelmekte olduğunu anlıyorum. İstifimi bozmuyorum benim acelem yok en son girsem de olur. Doktor kapıyı açıyor, kalabalığın arkasına doğru bakıp beni görüyor, eliyle işaret ederek “delikanlı sen gel” diyor. İçeri giriyorum, “babanın önceki 2 ameliyatında kanserli hücreleri iyi temizlememişler” diye meslektaşlarını kötülemeye başlıyor, kendisinin yaptığı ameliyat iyi geçmiş, keşke önce ona gelseymişiz falan diyor. Saçları bembeyaz,60 yaşlarındaki, bölüm dalı başkanlığı koltuğunda oturan profesör gözümün içine bakarak yalan konuşuyor, oysa ben biliyorum babamın hastalığının son aşamaya geldiğini, kemoterapinin sonuç vermediğini, artık yapacak bir şey kalmadığını, bu adamın sırf para için bu ameliyatı yaptığını da biliyorum. Gerisini dinlemiyorum zarfı verip çıkıyorum.
O kadar çaresizdim ki, Babam kemoterapiden sonra tekrar Ankara’ya gitmek istemiyor, bende onu Trabzon’daki üniversite hastanesine götürüyorum, ilk önce gittiğimiz onkolojinin Profesörü bana gizlice söylüyor her şeyi, “yapacak bir şey kalmamış evlat” diyor. Odadan çıkıyorum herkesin gözü bende. Babama bakıyorum, gözlerinde beklentiyle bana bakıyor, son bir gayretle yalan konuşuyorum “kemoterapi iyi geçmiş” diyorum. “şimdi de ürolojiye gidelim” diyor babam, gidiyoruz. Bölüm dalı başkanı profesör sırf para için 3. ameliyatı icat ediyor, elim kolum bağlı, babama bunu söyleyemem ki, umutla “bu ameliyattan sonra iyileşir miyim?” diye soruyor. Konuşamıyorum sadece başımı sallıyorum. Güçlü olmam lazım, tüm yük benim üstümde, annem, ablam ve herkes benim gözüme bakıyor, ben eğilirsem hepsi yıkılır, dik durmam lazım. Toparlanıyorum.
Bir yerlerde Volkan Konak’ın “Cerrahpaşa” sı çalıyor, “doktorlar da ne bilir ciğerin acısını” diyor. Sadece doktorlar değil, kimse kimsenin derdine aldırmıyor, sadece ciğerim değil, kalbim de cayır cayır yanıyor. O günlerde herkesten nefret ediyorum. Acaba bir gün tekrar insanlara güven duyabilecek miyim?
Ablamla yan yana koltuklarda oturuyoruz, karşımızda babam yatağında yatıyor. Artık bilinci kapandı, sadece nefes alıp veriyor. Hastaneden eve getireli üç gün oldu, dünden beri bu şekilde yatıyor. Akrabalar burada, dayım, yengem, amcamlar, kuzenler hepsi bizdeler. Ramazan ayındayız, hepimiz oruçluyuz ama evde kimse iftar yapmıyor. Birden nefes alıp verişi hızlandı, ben anlıyorum ablama “sen dışarı çık” diyorum, çıkmak istemiyor.
Önce abim le yengem koşuşturuyorlar, sonra evdekiler. Birkaç dakika geçiyor, “bitti mi?” diyorum, yengem “bitti” diyor. Ayağa kalkıyorum odama gidip kapıyı kapatıyorum.
Sekiz aydır güçlü görünmeye, dik durmaya çalışırken ertelediğim gözyaşlarım akmaya başlıyor, artık kendimi tutmama gerek yok,
Ağlıyorum…
Bu yazı bu gün 1 defa Toplamda ise 330 defa okunmuştur.



Yorumlara Abone Ol
E-mail ile Abone ol
Yorum yapan KAPTAN | 28 Nisan 2008
Benim okuduğum en duyarlı yazılardan biriydi.
Ölüyorsa babalar ve o sevgiler çoğalıyorsa yüreklerde, insanı insan eden öğeler işte böyle yürekten koparcasına gelir beyinlerimize ve dökülür kalemlerimizden beyaz sayfalara.
Yüreğine kalemine sağlık. En temiz duyguları dile getirdiğin için.
Yorum yapan aysema | 28 Nisan 2008
AĞLIYORUM… Bir acı ancak bu kadar güzel anlatılırdı… Seni sevgiyle kucaklıyorum… Acılarımız olgunlaştırıyor hepimizi.Ancak bunun kader olmadığını, birilerinin duyarsızlığının sonucu olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Sevgiler Galeni’ye gitsin…
Yorum yapan Galeni | 28 Nisan 2008
Her ikinize de çok teşekkür ederim. Bu yazıyı yazıp yazmamayı çok düşündüm, yazarken bu kadar zorlanacağımı bilmeden. Unuttuğum çok keskin bir acı duygusunu tekrar hatırlamama neden oldu yazma süreci. Hayatın güzel yanlarından beslenerek üstünü örttüğüm kötü duygular birer birer çıktılar saklandıkları köşelerden.
Aysema’nın dediği gibi, başkalarının duyarsızlıkları birilerini acıya sürüklüyor. Hangi birini söylesem? Çernobil faciasını mı, o dönemdeki yetkililerin olayı örtbas edişlerini mi, yoksa sağlık sistemindeki vurdumduymazlığı mı?
Bu yazı benim için de bir nevi yüzleşme oldu, bazı şeyler unutulmamalıdır…
Yorum yapan balsekerii | 29 Nisan 2008
ölüm…bu hayatta kabullenemediğim en büyük,en acı olay…ne zaman konusu açılsa itirazlara başlıyorum;sen her ne kadar bana kızsanda,şart olduğunu,olağan olduğunu anlatsanda…bu hikayeyi ben galeni den aylar önce dinlemiştim.o acıyı,çaresizzliği gözlerinde tekrar yaşamıştın,yaşamıştım…bunun unutulması mümkün değil biliyorum ama YÜCE ALLAHIM sana en büyük sabrı nasip etsin inşallah.tekrar böylesine büyük bir acı yaşamatmasın…
Yorum yapan gulusadberk | 29 Nisan 2008
yazı çok güzel.ben yorum yapamıyorum fakat bir yazı kopyaladım.paylaşım için teşekkürler.
Gönül Sırrı
Onk. Dr. Haluk Nurbaki
Yeryüzünde yaşayan bütün insanlar, kalblerinde akıl almaz birtakım sırların saklandığını bilir, fakat yorumuna bir türlü ulaşamazlar.
Çünkü, gönül sırrı en mükemmel insanda bile, yeniden arınarak varılabilen bir tazelik ve zindeliktir.
İçimizdeki “ben”in önüne dünya gürültü ve curcunasından duvarlar örmez isek, tanıdığımız kulağın dışında içimizdeki “ben”in bir başka kulak taşıdığını sezebiliriz. Kalbin bu özelliği, bazan büyük üzüntü ve acılardan sonra berrak bir şekilde ortaya çıkar. Eğer kendi hayatımızı çok iyi incelersek; hüzün, ayrılık ve acı dolu günlerde içimizdeki “ben”in, yani gönlün paha biçilmez varlığını mutlaka sezeriz. İnsanoğlu, o zaman bir kalb gözü, bir kalb kulağı taşıdığını fark eder. Bu tesbitleri en açık haliyle sevgide ve muhabbetle görmek mümkündür. Tersine, kin nefret, ihtiras gibi duygular gönül gözünü kapattığında, nağmelerin güzelliği de manasını kaybeder.
Gönül sırrının en mühim vasfı zaman ve mekan ötesinde yaşamasıdır. Bu yüzden, gönül sırrı bir kez açıldı mı, çok uzaklardaki nağmeleri dinler, asırlar öncesinde yaşamış bir güzelliği seyreder. Beden atına binen ruh, kalbin bu mana sırrı ile sonsuz mekanlara, sevgilere intikal eder. Kalbin sevgi ve merhametten uzak halinde ise, ruh beden kafesine sıkışıp kalmıştır. İşte o zaman idrakler, düşünceler, fikirler kurur. Ateistin seyretmek istediği cüce insan tipi doğar.
Dolaşımın, dolayısıyle maddi canlılığın; aynı zamanda duyguların ve sezgilerin merkezi nasıl kalb ise,insandaki, kainata sonsuz boyutlarda açılan mana sırrının merkezi de kalbdir. Ve gönül, bir manada, iç dünyamızda insan gerçeğinin merkezidir. Bu yüzden, bilinmesi ve sezilmesi mümkün olmayan en büyük gerçeği, Allah’ı, kesin bir şekilde ancak kalb sezer ve bilir. Çünkü Allah’ı bilmek ve sezmek, kainatı bilmek ve sezmek demektir.
Sevgi ve merhamet gibi, ilahi kudretin sırrından yansıyan yüce duygular, bu sebeple, ancak kalbde yaşayabilir. Kalbin sonsuz derinliklerinde, bizi gerçeklere götüren ve bütün kainatı seyrettiren bir ekran vardır. Bu gönül ekranında mutlak gerçekler, sevgiden ve merhametten yana olan güzellikler seyredilir. Bu manada bu ekranda bir “teklik” sırrı vardır. Her inanmış ve yücelmiş insan, merhametten güzellikten sevgiden yana aynı hissi duyar sanki insanlar, kalblerinin özündeki bir noktadan tek tek bu ilahi şebekeye bağlanmıştır. Bu şebekenin hattında güzellikten, sevgiden başka bir geçiş yoktur. Nasıl kalb, günde yüz bin kez kanı basarak bütün hücrelere hayat veriyorsa, manasında da, milyonlarca defa bizi bu gönül ekranına çeker. Ne çare ki,insanlar çoğu kez çirkinlikleri seyreder, onun peşinden koşarlar. Özünde kainatın eşsiz güzelliklerine açılan gönül penceresinden habersiz dolaşır, dururlar.
İşte gönüldeki bu sır insana has bir hususiyettir ki, hiç bir yaratılmışa verilmemiştir. İnsan Allah’ın gönül yoluyla sezme istidadına sahiptir. O, bu vasfıyla mekânların ve alemlerin ötesine sıçramış olur. Bu itibarla cisminin küçüklüğü nisbetinde manası ile, büyük bir alemdir insan. Hz. Ali’nin “Sen küçük bir cisimsin, fakat sende büyük bir alem dürülmüştür” hikmetli ifadesi bu hakikate işaret etmektedir. Akıl almaz insan mucizesinin özünde.ki büyük gerçek budur.
Yorum yapan Galeni | 29 Nisan 2008
Çok güzel paylaşım teşekkür ederim. Keşke bu yazıdakileri uygulayacak kapasiteye sahip olsaydık, o zaman çekilen acılardan gerekli dersi çıkarır, kendimizi hırpalamanın ne kadar faydasız olduğunu anlardık.
Yorum yapan EMPULA | 1 Mayıs 2008
Sevgili Galeni;
Kelimelerim boğazıma düğümlenmiş ve ellerim titrek bir haldeyim yazını okuduktan sonra. Bu yazdıklarını, yaşdolu gözlerine bakarak ve titreyerek çıkan sesinden dinlememe rağmen. O zaman yapamadığımı şimdi okuduğumda yapıyor ve göz yaşlarıma hakim olamıyorum. Yazdıklarını senden dinlerken ertelediğim göz yaşlarım şimdi gözlerimden taşarak yanaklarımdan aşağı doğru süzülürken. Ben bunları yazabiliyorum ancak. O zaman ertelemiştim çünkü ertelemek zorundaydım bu göz yaşlarını. Tıpkı senin ben öfkeliyken öfkeni ertelediğin gibi.
Senin herzaman yanımda olman bana güven veriyor ve yanında olmak onur veriyor.
Seni seviyorum abiciğim…
Yorum yapan hatice | 8 Temmuz 2008
duygusal bi yapım var demiştim suanda boğazımda iki düğüm var yutamıyorum konusamıyorum annem aklıma geldi oda dedemi boyle anlatırdı ve anlatırken ağlardı çünkü dedemde kanserle 1 sene savaşmış ama doktorlar ne bilir ciğerin acısını…annemim yada benim kini…hiç görmediğim dedem için ağlıyorum……………………………………
Yorum yapan Galeni | 8 Temmuz 2008
Emin ol bilmiyor doktorlar ciğerin acısını, kanserden daha fazla doktorların tavırları can yakıyor. Hastalara vaka olarak değil de insan olarak bakmadıkları sürece yakmaya da devam edecek.
Yorum yapan Parpali | 9 Eylül 2008
Yüzleşmenin, kabullenmenin, sahiplenmenin en güzel yollarından biridir yazmak. Sakladıkların, içine sindirip yaşanabilir hale getirmediklerin, en ufak umutsuzluğunda seriliverirler göz önüne. Artık saklamaktan daha fazlasını yapabilirsin bak…
Sanki ben yaşamışım gibi tüm bu olanları, içimde derin bir sızı oldu okurken. Anlatılanlar içten, anlatım başarılı. Yazdıkların içinde en beğendiğim yazı bu.
Yorum yapan Galeni | 10 Eylül 2008
Yüzleşmek, kabullenmek ve sahiplenmek keşke sadece yazmakla olmasaydı. Birazda eziklik var içimde. Keşke o zamanlar biraz daha başka davranabilseydim. O konuda adını koyamadığım bir pişmanlık var hissi de var. Bütün keşkeler gibi o da sahipsiz bir duygu. Yorum için teşekkür ederim, beğendiğine ayrıca sevindim…