Yazı-Yorum

Zamana meydan okuyan şair Ahmed Arif
2 Haziran 2018

Zamana meydan okuyan şair Ahmed Arif
“Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile,
düş ile…
Dayan rüsva etme beni.”

Her dönem, kendine yazılan kaderi yaşamak zaruriyetindedir. Acılar, haksızlıklar, ötekileştirmeler ile var olan yeryüzünün farklı topraklarda ve dönemlerde de kaderi değişmemiştir fakat tüm bunlara maruz kalan insanlar üzerindeki etkileri değişiklik göstermiştir. Kimileri yaşanmışlıklarını sözlere dökmüş, acısıyla bestelemiş ve dillerden dillere dolaşan türkü olmuştur. Kimileri ise aynı yaşanmışlıkları kalemine mürekkep gibi doldurmuş, kağıda işlemiş ve zamana meydan okuyan şair olmuştur…

Ahmed ARİF,

21 Nisan 1927 tarihinde Diyarbakır ilinde doğmuştur. Annesi Sâre Hanım’ı küçük yaşta kaybeden Ahmed Arif, babası Ahmed Hikmet Bey’in diğer eşi olan Arife Hanım tarafından büyütülmüştür. Babasının mesleğinden dolayı çocukluğunu Siverek’te geçiren şairimiz, aynı zamanda ilkokul eğitimini de burada tamamlamıştır. Fakat Siverek hayatı ilkokul eğitimiyle birlikte sonlanmış ve ortaokul eğitimine Urfa’da devam etmiştir. Ayrıca bu dönem, Ahmed Arif’in şiire ilgisinin başladığı dönemdir. Ortaokul eğitimini Urfa’da tamamladıktan sonra lise eğitimi için Afyon’a giden Ahmed Arif, aynı zamanda edebiyat bilgisini geliştirmesi açısından iyi bir ortamdadır. Şairimiz bunun farkında olacak ki Afyon Lisesi’ndeki dönemi hakkında şunları söylüyor:
“Edebiyat hocamız Gündüz Akıncı idi. Gündüz Akıncı büyük bir şanstı bizim için.’
Bu fırsatı tüm imkânlarıyla değerlendirdiğini lise döneminde okuduğu, Andre Malraux, Max Berr, Dostoyevski, Tolstoy, Gustava Flaubert ve son olarak özellikle Emile Zola, romanlardan üstelik bu romanlardan özet çıkarttığını verdiği röportaj da belirtmesiyle anlayabiliyoruz.

Lise Birinci Sınıfta Kaleme Aldığı Ve İsim Vermediği Şiirinin Son Kıtası:

“Ve bir mavi şarap gözlerindeki
Musiki gölgelerinde yorgun
Sen hep öylesine güzel sevdalım
Ben sana Allahsızcasına vurgun”

Ahmed Arif İçin Nazım Hikmet
Lise döneminde Ahmed Arif’in; Cahit Külebi, Ahmet Muhip, Behçet Necatigil, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nazım Hikmet sevdiği ve okuduğu şairlerdir. Ahmed Arif Bu şairlerimizin içerisinden Nazım Hikmet hakkında görüşünü oldukça samimi bir dille ifade ediyor:
“Ne var ki Nazım gibi şiir yazmak ile Nazım’dan sonra şiir yazmak arasında vatanımın dipsiz uçurumları gibi bir uçurum var.”


Halkın Ta Kendisi Olan Şiir Üslubu
Ahmed Arif’in ilk şiirlerinin yayınlandığı dönemlerde Garip dönemi bitmiş olsa da o dönemin etkisi gençlerin üzerinde hakimiyetini koruyordu. Ahmed Arif “Bu yol ile insan belki deneyci olabilir, ama şair olamaz” diyerek döneme kulak asmamış ve kendi üslubunu “Halk olarak sanat” anlayışıyla benimsemiş ve farkını da ortaya koymuştur. Şiirlerinde anlatılmak istenen konu çıplak ve vurgulayıcıdır. Yazılarında sevgisi gibi öfkesini açıkça dile getirdiği bir üslubu vardır. Şair, kullandığı dil ve anlatımı, vermek istediği duyguyla özdeşleştirerek özgünlüğünü oluşturmuştur. Alışılmadık sözcükleri sadece şiirlerinde değil günlük yaşantısında da kullanmıştır. Bu konuyla ilgili Cemal Süreyya Ahmed Arif’i şöyle anlatıyor: “Her şairin konuşma tarzıyla şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te rastlıyorum.”

Basımı Dahi Olmamış Ve Henüz Tamamlanmamış Şiiri
Lise eğitiminin ardından 1947 yılında askere giden Ahmed Arif aynı zamanda o dönemde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümüne kaydolur. Ayrıca üyesi olduğu Türkiye Gençler Derneği’nden Melahat Türksal yakın arkadaşıdır. Ahmed Arif’in İtalyan Togliatti için yazdığı şiir Melahat Türksal’ın evinde bulunur. Fakat şiir henüz basılmamış ve hatta tamamlanmamıştır. Kaynaklara bakıldığında şair bu olayı; şiirin kahvede otururken cebinden çalınıp, basılarak Melahat Hanımın evine koyulduğunu ve polislerin araması sonucunda şiiri elle konulmuş gibi bulduğunu anlatmıştır. Olayın devamında dernek yöneticileri tutuklanmış ve daha sonra dernek kendini feshetme kararı almıştır. Ama sadece Ahmed Arif derneğin devamı için oy kullanmıştır.

Otuz Üç Kurşun
Şiir 28 Temmuz 1943 yılında 32 köylünün İran sınırları yakınında Özalp’ta kurşuna dizilmeleri üzerine kaleme alınmıştır. 15 Eylül 1952 tarihli beraber dergisinde bir kısmı yayınlanmış olup 1968 yılında ise şiirin tamamı Soyut Dergisi’nin 36. Sayısında yayınlanmıştır. Bu şiirle Ahmed Arif 1951 yılında tutuklanır, çok acılar çeker ve sonrasında ise serbest bırakılır. Fakat 1952 yılında ceza yasasının 141 ve 142’inci maddelerine hakaretten yargılanır ve iki yıl hapisle birlikte sekiz ay Urfa’da kamu gözetimi altında bulundurulma cezası verilir. Mahkûm olduğu dönemde Ahmed Arif’in ağır işkenceler gördüğü kaynaklarda yer almaktadır. Bununla birlikte babasını da bu mahkûmiyet hayatında kaybetmiştir. Ve eğitimini de tamamlayamaz. 1955 yılında özgürlüğüne kavuşsa da şairimiz, acı dolu yaşadığı o dönemler, şiirlerine sinmiştir. Kaleme aldığı “İçerde” şiiri bunun için yeterli örnek olacaktır.
“Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mı?
Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…”

Baba Şair; Ahmed ARİF
1967 yılında, Aynur Hanım’la evlenen Ahmed Arif, 2 bebeğini kaybettikten sonra Dünyaya gelen oğlu Filinta ile babalık duygusunu tatmıştır. Şairimiz babalık duygusuyla yaşamındaki en büyük sevincini tattığını ve iki yıl boyunca oğlunun nüfus kağıdını cebinde taşıdığını bir söyleşide belirtmiştir.

Hasretinden Prangalar Eskittim,
Kitabı için ilk olarak koymayı düşündüğü “Dört Yanım Puşt Zulası” ismidir. Fakat kardeşi olarak belirttiği Ali Özoğuz’un, Ahmed Arif’in hitap edeceği kitlenin ve model alınacağı yaşlara saygı duyması gerektiğini ve bu ismin şiire dahi koymamasını, sadece mısra olarak kalmasını söylemiştir. Ahmed Arif, bu sözlere saygı duyarak kitabının adını “Hasretinden Prangalar Eskittim” olarak koymaya karar vermiştir. Böylelikle Kitabın ilk baskısı 1968 yılında Bilgi Yayınevi’nden okurla buluşur. Yayınlamasından 23 sene sonra, yani 2 Haziran 1991 yılında ise Ahmed Arif vefat eder.

Leylim Leylim,
Birinci basımı 2013 Eylül ayında gerçekleşmiştir. Bu eserin içeriği Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e 1954-1959 ve 1977 yıllarında yazdığı mektuplardan oluşmaktadır. Leyla Erbil sakladığı bu mektuplardan bir yayınevine bahsetmesi üzerine yayınevi bu mektupları yayınlamak için ısrarcı olmuştur. Leyla Hanım ilk önce öldükten sonra yayınlanmasını istemiştir fakat sonrasında fikri değişse de yayınlandığını göremeden vefat etmiştir.

Umudun Şairi
Ahmed Arif kendisini “Az gelişmiş değil, sömürülmek için geri bırakılmış ülkenin, aşiret kurallarıyla büyüyen bir çocuğum” diyerek tanımlamıştır. Şiirlerinin konusundaki toplumsal acıları zerresine kadar hissettikten sonra kalemiyle kağıda döken Ahmed Arif, kendisine umutsuzluğa düşmeyi yasakladığı gibi hiç bir şiirinde umutsuzluk işlememiş onun aksine namussuzluğun, alçaklığın egemen olmadığı, soylu, güzel ve onurlu bir dünya hayalini “Umut” üzerinden kurmuştur. Üstelik henüz 14-15 yaşlarında özümsemiştir bu ideolojiyi. Anadolu insanın direnişini, asiliğini, isyanını ve acılarını sadece kaleminde değil aynı zamanda kalbinde de taşımıştır. Kaleme aldığı temalar doğmamış çocuklara bestelenen zafer türküleri gibidir. Hayalini kurduğu baharı çıldırasıya sevmiştir şair. Sevgili okur, umarım bu güzel adamın direnişi sadece bulunduğu dönemin esiri olarak kalmaz ve günümüze hatta gelecek nesle sonsuz rehberlik eder…

kaynak:kadran