Yazı-Yorum

Murakami maratonunun ilk 168 sayfası
27 Mayıs 2018

Murakami maratonunun ilk 168 sayfası
Haruki Murakami’nin 29 yaşındayken işlettiği caz-bar’dan eve döndüğünde mutfak masasının üstünde kaleme aldığı başlangıç eseri ‘Rüzgârın Şarkısını Dinle’, nihayet Türkçede. İz bırakmadan kaybolup gidenlerin melodisini barındırıyor ‘Rüzgârın Şarkısını Dinle’. Duygulara gömülerek okuyacağınız, önünüzde binlerce yeni sayfa açacak bir ilk roman.
Haruki Murakami, deneme-anı kitabı ‘Koşmasaydım Yazamazdım’da profesyonel roman yazarlığının reel başlangıç noktası olarak ‘Yaban Koyununun İzinde’yi gösterir ve şöyle der: “Bar işleterek yazdığım ‘Rüzgârın Sesini Dinle’ ve ‘1973 Yılında Pinball’ gibi duygularıma gömülerek ortaya çıkarttığım eserleri sürdürecek olsaydım çok çabuk tıkanır, hiçbir şey yazamaz hale gelirdim belki de.”
Doğan Kitap’ın 2004’ten bu yana okurlara sunduğu Haruki Murakami markalı 16’ncı kitap olan ve bizi her şeyin başladığı noktaya, en başa götüren ‘Rüzgârın Şarkısını Dinle’, bizzat yazarının sözlerinden de anlaşılacağı üzere, “duygulara gömülerek yazılmış” bir roman, daha doğrusu tipik bir Murakami novellası. Japon yazarın, “Profesyonel yazarlığa başladıktan sonra beni en çok sevindiren şey, erken yatıp erken kalkabilmek oldu” dediği de bilindiğine göre, ‘Rüzgârın Şarkısını Dinle’nin geç yatıp geç kalkma döneminin iki ürününden biri olduğunu söylemek de mümkün. 
Doğrusu, “Başkalarına iletecek bir şeyimin olması demek, benim gerçekten var olduğum anlamına geliyordu” diyen bir yazarın tıkanmasına ve hiçbir şey yazamayacak hale gelmesine yol açacak bir metin gibi görünmediğini baştan belirteyim. Uzun yıllar başka bir dile çevrilmesine neden izin verilmediğini anlamak da kolay değil. Okuduğum tüm diğer Murakami roman ve öyküleri, bu kitaptan çıkmış gibi. 

DÜRÜSTÇE YAZMANIN ZORLUĞU
Yazarın 29 yaşındayken işlettiği caz-bar’dan eve döndüğünde mutfak masasının üstünde kaleme aldığı ‘Rüzgârın Şarkısını Dinle’, yazma eylemi ve kusursuz metin olamayacağı, dahası “dürüstçe yazma”nın zorluğu üzerine bir girişin ardından, 8 Ağustos 1970’te başlayıp 18 gün sonra sona eren bir öykü anlatıyor. 
‘Pinball’ ve ‘Yaban Koyunu...’yla birlikte oluşan ‘Fare Üçlemesi’nin ilk halkası olan metinde, yıllar içinde ortaya çıkacak ve çok farklı kültürlerden okurları ayrım gözetmeksizin içine çekecek olan şaşırtıcı evrenin, karakterlerin ve nesnelerin adımlarını takip etmeye başlıyorsunuz. Bir anlamda Murakami’yle birlikte koşulacak maratonun ilk 168 sayfası açılıyor önümüzde. 
Zenginlerden nefret eden ve kendisinin de zengin olduğu hatırlatılınca “Bu benim suçum değil!” diyen, babasını yalnızca “Benden çok daha yaşlı ve o da erkek” diye tanımlayan ‘Fare’ adlı bir arkadaş... Bütün bir yaz mevsimini, “bira tarafından ele geçirilmiş” halde yaşamak... Yaşamın anlamı, varoluş, anne-babalar, okul ve kadınlar konusunda uzun muhabbetler... Sol elinde dört parmak bulunan, yatakta uyandıktan sonra “Kimsin sen?” diye soran gizemli bir kız... “Çocukken çok sessiz bir çocuktum. Annem ve babam benim için endişelenmiş, beni tanıdıkları bir psikiyatrın evine götürmüşlerdi”yle girilen ve “On dört yaşıma girdiğim yaz inanılmaz bir şey oldu, sanki bir baraj yıkılmış da sular taşmış gibi birdenbire konuşmaya başladım”la çıkılan süreç... Ve tabii ki filmler, müzik, kafeler, barlar, sigara, viski, rüyalar, alınan ölüm haberleri... Kabullenişler ve kopuşlar... Yapayalnız biri haline gelmek... 

‘BAZEN YALAN SÖYLERİM...’
‘Sahilde Kafka’dan ‘Zemberekkuşu’nun Güncesi’ne, ‘Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları’ndan ‘Karanlıktan Sonra’ya dek, Murakami tutkunlarını seve seve gördükleri-görecekleri “hep aynı rüya”nın içine sokuyor ‘Rüzgârın Şarkısını Dinle’. Bu, görülen ilk rüya kuşkusuz! Fakat, elinizi uzatsanız, anlatılanlara dokunacakmışsınız duygusu veren o sükûn dolu gerçeklik de söz konusu. Kendisini ağaca asarak intihar eden kız arkadaşlardan da söz ediyor Murakami, bakışlarını üzerlerinde gezdirecek kimse olmayınca büsbütün cansızlaşan nesnelerden de... 
Kendilerini gerçekliğin sınırından çıkıyormuş gibi hisseden ama buna rahatça uyum sağlayan karakterlerin yaratıcısı Murakami, her yapıtında olduğu gibi başlangıç metninde de rastlantısal karşılaşmalar ve ani kopuşlarla baş başa bırakıyor okuru. Söz ettiği her şey son derece şeffaf ve anlaşılması kolay nitelikte ama bir o kadar da gizem zincirine atılan bir düğüm niteliğinde. Arkadaşlık, cinsellik, hüzün, yalnızlık ve nedensizlik atmosferinin son derece yalın bir anlatımla kurulması, “O kızın (kız arkadaşımın) neden öldüğünü kimse bilmiyor. Kendisinin bilip bilmediğinden de şüpheliyim nedense” gibi cümleler de çıkarıyor karşınıza, “Bazen yalan söylerim. En son geçen sene yalan söylemiştim. Yalan söylemek kötü bir şey. Yalan ve sessizlik günümüz toplumunun içine işlemiş iki büyük günah desem yeridir” de...

YAZ VE DENİZ KOKUSU
Japonya’ya ve Japonlara dair pek bir şey anlatmamakla eleştirilen, ‘Japon yazarların en Batılısı’ şeklinde tanımlanan Haruki Murakami, aslında yaz kokusunun, deniz kokusunun, limonlu şampuanın kokusunun, uzaktaki trenin düdüğünün, bir kızın tenine dokunma duygusunun, akşamüzeri esintisinin, umudun titrek ışığının, yaz rüyalarının evrenselliğini anlatıyor, herkesi bunlara ortak kılıyor. 
“Her şey geçip gider. Bu gidişi kimse durduramaz. Bizler böyle yaşarız”ın kesinliğinde, insan seli ve zamanın akışı içinde geride hiçbir iz bırakmadan kaybolup gidenlerin, kaybettikten sonra bulamadıklarımızın melodisini barındırıyor ‘Rüzgârın Şarkısını Dinle’. İsimsiz kahramanımızın 18 gününün öyküsü bir yerde bitiyor elbette ama “devamı da var” diyor Murakami ve şu satırlarıyla okuruna bir tür davetiye çıkarıyor:
“Mayıs ayının yumuşak güneş ışıkları altında yaşam ile ölümün eş olduğunu düşünmek bir ferahlama duygusu uyandırdı içimde. Yere sırtüstü yatıp, gözlerimi kapattım, saatlerce tarlakuşlarının şarkısını dinledim.”
‘Rüzgârın Şarkısını Dinle’, duygulara gömülerek okuyacağınız, önünüzde binlerce yeni sayfa açacak bir ilk eser.

kaynak: hürriyet sanat