Yazı-Yorum

Kelimelerin Görünmeyen Anlamlarında Yaşayan Jorge Luis Borges
19 Haziran 2018

Kelimelerin Görünmeyen Anlamlarında Yaşayan Jorge Luis Borges
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.” (Anlar)

Labirent ve ayna kelimelerinin yazarı Borges. O her sabah baktığımız aynalar, o hep filmlerde kaybolduklarını gördüğümüz labirentler yeniden anlam buluyor yazılarında. Düşününce bize sadece gerçek anlamlarıyla geliyor bu kelimeler. Ama Borges kelimeleri yoğuruyor ellerinde, beyninde, belki de dilinde ve biz okudukça kelimeler artık sadece gerçek anlamıyla kalmıyor. Bunu sadece ayna ve labirent kelimelerinde değil, birçok kelimede yapıyor Borges. Kelimelere bakıyor, kelimeleri anlıyor, kelimelerle anlaşıyor Borges.

Borges’i ilk tanıdığımda bir fotoğrafın içindeydi. Bir kitaplığın önünde, sandalyesinde oturmuştu. Eminim dışarıdan kaç kişiyi çevirsem böyle bir ortamda çok başka şeylere dikkat ederdi. Geniş pencereden dışarısını, arkadaki kitapların içeriğini… Fakat Borges elleriyle yüzünü kapatmış şekilde kazınmıştı fotoğraf karesine. Peki neden?

Düşündüğü ya da bunaldığı ne varsa arkadaki kitaplıkta değil miydi? Halbuki kendisi demiyor muydu bir kütüphanede çalışırken kitapların olduğu yere cennet diye? Hangi anısı aklına gelmişti de görmek istemez gibi kapatmıştı yüzünü? Yoksa babası mı canlanmıştı zihninde elinde bir kitap ile ona şiir okurken? İşte Borges buydu, tek bir hareketiyle bir sürü soru canlandırırdı. Bazıları genellikle cevapsız kalırdı ama olsun. Bazı sorular cevabı bulunmadığında anlamlı oluyordu.

Jorge Luis Borges, 24 Ağustos 1899’da Buenos Aires’de dünyaya gelir. Kardeşi Norah doğana kadar burada yaşarlar fakat Norah’dan sonra o hep fütüristik düşünceler içinde yüzdüğü öykülerinin kaynağı olan Palermo’ya taşınırlar. Jorge Luis, gözlerinde doğuştan gelen bir sorunla yaşamaya başlar. Daha ilk baştan. Gözlerini git gide kaybedeceğini bile bile yaşar.

Babası Jorge Guillermo Borges bir avukat ve psikoloji eğitmeniydi; annesi Leonor Acevedo Suárez ise bir çevirmen. Bu sayede evde birden çok dil konuşulurdu. Hatta bir söyleşisine göre babası Borges’e hep şiir okurmuş. Borges bu zamanları şöyle anlatmış:

“Hiçbir şey anlamamış olmama rağmen babamın o sesini dinlerdim.”

Shakespeare ile babası sayesinde tanışır, onun kitaplığında bir sürü yazar ile tanıştığı gibi. Yedi yaşlarındayken Don Quijote okurken hikâye yazmak istediğini fark eder. Dokuz yaşında ise ailesi sayesinde alıştığı İngilizce ve İspanyolca dilleri sayesinde Oscar Wilde’nin Mutlu Prens hikâyesini İngilizceden İspanyolcaya çevirir. Bu çevirisi bir dergide yayımlanır.



1919 yılı Borges ailesi için en yoğun yıl olabilir: Ailede oğlun ilk şiirlerini yazdığı, kızın ilk çizimlerinin yayımlandığı, babalarının gözündeki sorunların ortaya çıktığı senedir.

Bu senede kendisi şiirle uğraşırken babası da yazmaya çalıştığı tek romanı bitirmeye çalışır. Anne Leonor şöyle söylemiştir bu dönemi sorduklarında:

“İki deliyle uğraşıyorum.”

Babanın uğraştığı roman yayımlanır ama beklediği ilgiyi görmez. Git gide sağlığından olduğunu da bildiğimiz baba, bir daha düzenleyecek gücü bulamaz kendisinde ve oğluna gider. Romanı yeniden yazmasını, çünkü kendisinde yeteneğin olduğunu söyler. Halbuki o ara Borges bir kez hikâye yazmayı denemiş, onu da ancak 14 sayfa ilerletebilmiştir. Babasını kırmak istemez, dener. Fakat o düzenlenme yayımlandı mı bilinmez.

Hiçbir kadını sevemediği, sadece takıldığı söylenir hep Jorge Luis Borges için. Fakat o hayatında iki kadını hep sevmiştir. Biri büyükannesi Fanny, diğeri annesi Leonor. (Fanny’nin bir çok kaynakta evinde çalışan hizmetlisi olduğu da söylenir.)

Dedesini büyük bir düelloda vurularak kaybetmiştir Borges, büyükannesi ise üç yıllık evliliğini doyasıya yaşayamadan dul kalmıştır. Borges işte o boşluğu kendisi doldurabilecekmiş gibi çırpınır büyükannesinin karşısında. Büyükannesi onu kendisi gibi İngiliz yetiştirmeye çalışır ve 93 yaşına kadar yaşar. Hayatında dolu dolu ve sayıklanan isim Borges olur.

Annesi ise Borges’in yazdığı savaş ve zafer öykülerinin temelindedir. Küçükken hep ona atalarını anlatmıştır. Gözünde oluşan rahatsızlıktan dolayı asla asker olamayacağını bilen Borges ise dinledikçe, anımsadıkça hep bu durumdan utanır. Kendisini yazarak rahatlatacağını düşünür ve zafer öyküleri yazar. İnatla savaşır yazdığı öykülerde bir savaşçı gibi. Bazen de kaybeder kendinden intikam alır gibi.

Jorge Luis Borges’in bu konuyla ilgili bir zamanlar Paris Review için yaptığı daha sonrasında Timaş Yayınları’ndan çıkan “Yazarın Odası” kitabında da bulunan söyleşide şöyle dediğini okudum.

“Epik edebiyata her zaman ilgi duyduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Doğru, her zaman. Örneğin, sinemaya gidip ağlayan birçok insan vardır. Olağan bir şey, benim başıma da geldi. Ama hiçbir zaman öyle acıklı şeylere, dokunaklı dizilere ağlamadım. Joseph Von Sternberg’in ilk gangster filmlerinde epik öğeler olduğunu hatırlıyorum, o Chicago gangsterlerinin gözü kara ölüme gidişleri mesela, işte onları seyrederken gözlerim yaşla dolardı. Epik şiirler bana lirik ya da ağıt türlerinden daha çok hitap ediyor. Asker kökenli bir aileden geldiğim için belki.”

1938 yılında hem babasını kaybeder hem de kendisini uzun süre yataklara bağlayacak o kazayı geçirir. Kafasını açık bir pencerenin köşesine çarpar. Birçok yazarın yalnız kaldığı o dört duvar Borges’in kaderine de dikilmiştir işte. O zamanlardaki acısını tek bir cümleye sığdırır.

“Kafa derimin sıyrıldığını hissettim.”

Bu kazadan sonra her gece kabuslar gördüğünü, aklını kaybedecek duruma geldiğini de söylemiştir.

Tutunacak dal mı arıyorsunuz? Yazınız.

Yazmıştır Borges. Tutunabilmek için, belki de tamamen düşebilmek için. Yaşamla ölüm arasındaki o ince sızı her ikisini yaşamaktan daha yorucu olabiliyor çoğu zaman. Borges öykü yazmasının asıl sebebini bu kaza olarak gösterir.

1933 yılında yayımlanan ve sadece 36 adet satıldığı söylenen Alçaklığın Evrensel Tarihi adlı kitabının sevincini yaşayamaz belki de geçirdiği kaza yüzünden. Bendeki kitabı da budur. O kitabı hakkında şöyle demiştir:

“Gerçek öykücülüğüm ilk kez 1933’te basılan Alçaklığın Evrensel Tarihi ile başlar.”

Hep şiirle uğraştığını, hikâyede veya öyküde iyi olmadığını söylemiştir Borges. İşte bu düşüncesini yıkar Alçaklığın Evrensel Tarihi.

Bu kitabında “alçak” olarak bahsettiği insanlar sadece hayatının kötü gittiği insanlar olarak tanımlanmıştır Borges tarafından. Karakterler ya serseri, kabadayı, katil, fahişe, ya da düzenbazdır. Her hikâyesinde öyle bir anlatır ki karakteri, biraz düşünsek inanacağız alçak olduğuna. Ya da sonunda iyiliğe koştuğunu düşüneceğiz. Fakat olmuyor. Hikayelerinin sonunda karakter ya ölüyor ya da gerçek yüzü ortaya çıkıyor.

Bir gün çok yakın arkadaşımla oturup bu kitap üzerine konuşmuştuk. Çünkü Borges hep düşüncelerin karmaşıklaştığı yerde kendini belli ederdi. Kendi kafasında gezindiği o labirentleri, yazarken bizim de kafamıza koyuyordu sanki ve biz de paylaşarak birbirimizin labirentlerinden kurtarıyorduk birbirimizi. Arkadaşım işte bu alçaklıktan konuşurken şöyle demişti;

“Gerçekten bu insanlar alçaklık kelimesiyle sınırlandırılabilir mi? Bence Borges bunu bilerek  yapıyor. İnsanları belli yönleriyle alçaltıp belli yönleriyle de cesurluklarını ortaya koyuyor. Bu da alçaklığın güzelliğini ortaya çıkarıyor.”

Borges’in kitaplarında gördüğüm bir diğer ayrıntı da kadın karakterin azlığıdır. Aklımda yeni bir soru canlanıyor. Alçaklığı yapan insan genellikle erkek midir? Yoksa bir kadın erkek karakterine sığınarak alçaklığın kendisi midir? Bunun sebebini araştırdığım zamanlarda şöyle bir cümle görmüştüm.

“Borges, kadınları erkek karakterlerin içine saklıyor.”

Neden olmasın? Borges bir kadını bir kadın olarak gösterseydi eğer, kim düşünürdü ki bir erkek içinde bir kadını? Bir söyleşisinde söylediği söz geliyor aklıma.

“Okur önemli çünkü kitap açılıp okunana kadar ölüdür. Ben kitapları yazıyorum fakat eğer anlaşılmazsa o kitap ölü olmaya devam edecektir.”

Ölü bir kitabı ancak düşünmek kurtarabilirdi belki de.

Alçaklığın Evrensel Tarihi kitabında sadece  “Kadın Korsan Dul Çing” öyküsünde kadın karakter kullanmıştır. Bu öyküsünde Dul Çing korsan bir kocanın eşidir, kocası bir imparator tarafından öldürüldükten sonra yerine geçer ve öldürülen kocasının intikamını almak için yaşamaya başlar. Savaşlar çıkartır, bir yerlere saldırır. İntikam uğruna bir korsan neler yapabiliyorsa hepsini yapar. Evet Dul Çing bir kadındır fakat bir kadın için fazla ağır olayların içinde başrol oynar. Sonunda ise kimseyi yenemeyeceğini anlayarak teslim olur ve öykü biter.

Bu öyküyü anlayabilmek için okuduğum bir eleştiride şöyle bir tespitle karşılaşmıştım.

“Bütün hikâyeyi gramatik bir birim gibi düşünürsek, hikâyenin başlangıcında iki özne görürüz. Erkek özne (Ö1) ile kadın özne (Ö2). Ö1 hikâyenin başlangıcında aktif rolü olan Ö2 ise herhangi bir işlevi olmayan bir karakterdir; ta ki Ö1’in ölümüne kadar. Ö1’in ölümüyle Ö2 bir dönüşüm geçirmeye başlar ve Ö1 ile özdeş bir hal alır. Oysa özdeşlik prensibine göre “her kavram kendi kendisiyle özdeştir; formülü: A=A”

Borges sadece bu öyküsünde değil bir çok öyküsünde bu durumu kullanır. Birinin hareketleri diğerinin hareketlerine benzetilir ve yine bir düşünce havuzuna itilir.

Borges bu Dul Çing öyküsü hakkında kadının aslında erkek karakterden özenildiğini şu sözüyle de belli eder.

“kaptanın (yani dul Çing’in) beş altı kadından oluşan bir haremi vardı ve her zaferde haremdeki kadınların sayısı mutlaka artıyordu.”

Mesela Ficciones – Hayaller ve Hikâyeler  adlı kitabında hiç kadın karakter bulunmaz; bunun yanında erkek karakterin de olmadığı görülür. Hatta birçok eleştiriye göre yazılan karakterlerin erkek isminde olması sadece göstermeliktir. Bu yüzden kitap daha çok Borges’in kendisini anlattığı kitap olarak düşünülür. Kitabın yazıldığı dönem kaza dönemine denk geldiği için o dönemdeki yalnızlığını simgelemiş olmasından dolayı karakter barındırmadığı da söylenir.

Ayrıca bu kitabı ikinci öykü kitabı olduğu gibi daha özgün bir şekilde yazdığı kitap olarak da gözler önündedir. Çünkü kendince anlam yüklediği kelimeleri barındırır bu kitap. Örnek verecek olursak nehir kelimesi yaşamın simgesi, bıçak kelimesi cesaretin ta kendisi, gül kelimesi bir geçicilik timsali, kaplan kelimesi güç ve hızın haricinde bir kötülüğün simgesi olarak da karşımıza çıkar. Ama onun adından sonra mutlaka kullanılan iki kelime vardır: Labirent ve ayna. Labirent akıp giden şu zaman, ayna ise insanın gördüğü kendisidir Borges kitaplarında.

 Bir diğer kitabı Alef, kendisine dünyaca ün kazandıran ve “Formentor Ödülü”ne Samuel Becket ile birlikte layık görülecek kitap olmuştur.

Bu kitapta birden çok öyküsünde kadın karakter görülür. Kırklı yaşları artık uzak durduğu kadınlara yaklaştığı ve birçok kadınla aşk yaşamaya başladığı dönemdir. İşte o dönemin en çok sayıklanan ismi Estela Canto’dur. Alef kitabının yazıldığı dönem ile Borges’in ona kur yaptığı dönem aynıdır. İşte bu yüzden Borges Alef kitabında birden çok kadın karakter kullanmıştır. Alef isminin Estela Canto’ya ithaf edildiği ve olayın arka planında bir aşk hikayesinin olduğu söylenir.

Alef kitabından sonra körlüğü ilerlediği bir süre yazamaz Borges. Bu dönemde kendisini yalnız hissettiği zamanlar çoktur.  Evlenir ve boşanır. Maria ise bu dönemde hayatına girecek kişiler arasında sırada bekliyordur. Borges’in hayat kapısındadır.
Borges’in son kitabı Kum Kitabı’nda iki kadın karakter vardır. Bunlardan en çok göze çarpan isim Ulrike olur.

Ulrike öyküsünde sadece aşk vardır. Dolaylı yoldan değil doğrudan aşk. Bu öyküyü farklı kılan bir diğer nokta da Ulrike’nin güçlü bir kadını temsil eden bir karakter olmasıdır.

Profesörün aşık olduğu kadın Ulrike feminizm yanlısı bir kadındır. Tanışmalarının üzerine vakit geçirirler fakat sonunda yolları ayrılır. Profesör sevdiği kadını bedenen kaybetmiştir fakat  sevmesine engel midir? Öykünün sonunda şu mesaj veriliyor.

“Ulrike’ye aşık olan profesör Ulrike’nin sadece görüntüsüne, hayaline sahip olabilmiştir.”
Borges’in hayatında adını duyuran bir diğer kadın ise Maria Kodoma olmuştur. Maria, Borges’ten 45 yaş küçüktür. Borges onun okuduğu üniversitede ders veriyordur ve Maria ise onun dersine girmiştir. Borges artık tamamen kör olmuştur, Maria’yı hiç görmemiştir ama gerçek aşk zaten göze ihtiyaç duymamıştır hiç.

Borges bu zamana kadar hiç tensel olarak dokunmadığı kadınlarla birlikte olmuştur. Kadınlara dokunmadığı ve tek gecelik bir şeyler yaşanmadığı sürece katlanabildiğini söylemiştir. Fakat işte tamda zamanında Borges Maria ile yakınlaşmış ve seyahatlere çıkmaya başlamıştır. Maria Borges’in hayat kapısından içeri adım atmıştır artık.

Maria Kodoma ile yapılan bir röportajda Borges’in kendisine “Ulrika” dediğini söylüyor. Demekki, Ulrika adındaki karakter kitaplarındaki sayılı kadın karakterlerden biri olarak aslında yaşayan bir karakter olduğunu kanıtlamıştır. Böylece yeni bir düşünce daha belirir aklımızda. Sonunda yollarının ayrıldığı ve sadece hayaline sahip olduğu kadına aşık olan profesör burada körlüğünü mü tanımlamıştır?

Maria Kodoma ile yapılan röportajdan bir kısmı da paylaşmak isterim.

“Borges, bir evren miydi?
Leonardo da Vinci gibi, Borges de aşırı karışık ve farklı yönleri olan biriydi. Büyüleyici bir zeka ve muazzam bir hayal gücüne sahipti. Biliyor musunuz, onun tavşana benzeyen kafasını sever ve gülüşünü izlerdim, çünkü, güneşin altındaki bir kaplan yavrusu gibi, çok güzel bir portreydi.
Rüyaları arasında kabuslar da var mıydı?
Bazen. Uyandığında, düşlerinin yazmaya değer olup olmadığına kara verirdi, sonrasında ise bunun hikaye mi şiir mi olacağını düşünürdü.
Uyanır uyanmaz duş alıp metinlerini yazdırmaya başlardı, doğru mu?
Evet. Hem bana hem de diğerlerine yazdırırdı. Onu ziyaret eden gazetecilere, öğrencilere. Ancak hiç durmazdı. Akşam boyunca metinler üzerinden geçerdi, temizler ve düzeltirdi, hiç durmadan…
Mezarında Anglo Sakson dilinde şöyle yazıyor: “And Ne Forhedan Na” Yani “Korkmasınlar” Korkmuyor muydu?
Korkmuyordu, çünkü ölümü bir macera gibi gördü. Yaşamın gizemlerine duyduğu merakını tatmin edeceği bir mekan gibi gördü. Ölümden sonra bir şeyin olup olmadığını bilmek istedi.
Kısa bir süre önce, şu an söyleşiyi yaptığımız barın garsonu sizi farkedip “Borges’in eşisiniz” dediğini duyduk. Bazı resmi röportajlarda “Ben Borges’in dul eşi değil, onun aşığıyım” dediniz. Bu röportajda bile sıklıkla şimdiki zaman kullanarak konuştunuz. Siz, Louis Aragon’un “Mutlakiyete sevda” dediği gibi sonsuzluğun birleştirdiği bir yerde misiniz?
Bir ruh diğer yarısını bulduğundan bunun sonsuza dek sürdüğüne inanıyorum. Sonsuza dek ve bir gün daha.
“Şimdi onun adını söylüyorum: Maria Kodama / Kaç sabah, kaç deniz, kaç şark ya da garp bahçesi, ne kadar Vergilius?” diye yazmıştı sizin için… Şimdi ben size soruyorum, onsuz geçen kaç sabah, deniz, bahçe, şu anda?
Tüm denizler ve tüm bahçeler. Tüm Vergilius. Bütün yaşamım Borges’te. Sonsuza ve sonsuza kadar ve sonsuz artı bir gün daha…” (Fütüristika)

Borges annesi öldükten sonra Maria Kodoma ile yeniden seyahate çıkar. Bu tip travmaları yollarda geçirmek istemiştir kim bilir. Yanında hayaline aşık olduğu Ulrika ile.  Borges hayatındaki tüm kadınlardan uzaklaşıp son zamanlarında sadece Maria’yı görür olmuştur.  Maria hayatında baskın karaktertir artık. Ondan başka hiçbir kadına tahammül edememiştir.

Borges tüm mal varlığını Maria’ya bırakır.

İnsanın öleceğini hissettiği söylenir. Borges işte o döneme girdiğinde, 1986 yılı, kitaplarla tanıştığı yer olan Avrupa’ya gider. Cenevre’ye ölmek üzere gittiğini söyleyen Borges, dediği gibi burada ölür ve atalarının yanına İsviçre’ye gömülür.

Gömülür ama gizlice saklanır kitaplarına. Düşündükçe, söylendikçe çıkar ortaya. Labirentin ve aynaların yazarı Jorge Luis Borges, labirent kelimesine zaman anlamını, yaşamak kelimesini barındırır, ayna kelimesine ise kendisinde olmayan gerçekliği saklar. Kendisinden başka kimse belki bu kadar iyi hissedemez bu kelimeleri ama onu hep düşünerek okuyabilir herkes.

“Kim, hiç değilse bir kerecik olsun, bir gün batımında dolaşırken ya da geçmişinde kalan bir günü kafasında şekillendirmeye çalışırken sonsuz bir şeyler yitirdiğini düşünmemiştir ki.” (Yaratan)