| Yazan :
Her günün bir önceki günü aratması, insanların akıl almaz davranışları geçmişi daha bir özletiyor bana. En özlediklerimden biridir vapurlarımız; Boğazın sularında süzülerek bir iskeleden bir iskeleye uğrayan seferleri ile yumuşacık yanaşıp yolcularını toplayan vapurlarımız. Yolcular birbirlerini ezerek değil, saygıyla birbirlerine yol vererek binerlerdi. Çımacısını selamlayıp, kaptan köşkünden el sallayan kaptanına güler yüzle bakarlardı. Yolcu salonunda herkes birbirini selamlar, çok tanıdık olanlar tatlı bir sohbete dalarlardı. İnişlerde binişler gibi saygılıydı. Hiç kimse “ben öne geçeyim” düşüncesine kapılmaz kimse kimsenin ayağına basmaz, kimse dirseğiyle bir başkasını rahatsız etmezdi. Vapurda herhangi bir eşyanı kaybetmen imkânsızdı. Unutulan eşya bir sonraki gün kaptanın kamarasında sahibini beklerdi.
Ayakkabılar bile çamur olmazdı eski İstanbul sokaklarında, bugünün para akıtılmış yapay yeşillikleri ve modern yolları yoktu ama çamuru da yoktu.
Semtlerin ekmek fırınları, ekmeğin çıkış saatinde ortalığa ekmek kokusunu yayardı. Ekmek, ekmek gibi kokardı benim çocukluğumda. O zamanlar daha “çıkar” ve “benlik” sarmamıştı insanları. Onlarca kişinin “bu yanık, bu pişmemiş ” diye ellemediği tertemiz ekmeği yerdik içimize sinerek. Buğdaydan yapılan un, katkı maddesi var mı? Diye bir düşünce olmazdı. Bildiğimiz buğday, un ve ekmek. İnsanoğlu katkı maddesini keşfetmemişti daha.
Balıklarımız her zaman tazeydi, denizden tutulur ve canlı canlı sunulurdu insanlara. Ölü balıkları kimse taze diye satmazdı. Zaten denizleri daha kirletmemişlerdi insanlar ve balıklar ölmezdi fabrika atıklarında.
Sebzelerimiz “bu hormonlu, bu organik” diye bir ayrıma düşmemişti. Sebzeydi işte! şehir suyuyla sulanmış, mis gibi topraklarda yetişmiş sebze, kimyasal ilaçlarla ilaçlanmamış ağaçlarda yetiştirilen meyve. Parlaklığı yoktu elmanın, domatesin. Göz alıcılığı yoktu ama tadı vardı. İnsanoğlu hormonu da keşfetmemişti daha.
Teknolojimiz iki düğmeli radyo ile sınırlıydı. “Arkası yarın”lar vardı. Ailece dinlenir, yorum yapılırdı. Görsellikten uzak hayallerle süsleyebildiğin radyo tiyatroları… Müzik saati, haberler, sohbetler. Çevir düğmeyi dinle. Kavgalara neden olan uzaktan kumandalar yoktu. Görsel reklamda gördüğünü, yaşamı aynı olacakmış gibi satın alımda yoktu.
İnsanlar “radyasyonu” ellerinde, ceplerinde dahası günün neredeyse on saati kulaklarında taşımazlardı, Haberleşme “haberleşme” sınırında kalır, zamanlar gereksiz harcanmazdı.
Okuma merakı vardı, gazete, kitap çok okunurdu o zamanlar. Kültür seviyesi daha yüksekti. Sinemalar, tiyatrolar halka hitap eder, seyredilmesi sağlanırdı. Her eve gazete girer, okunur ama asla ziyan edilmezdi. Toplanırdı bir yerlerde mahallece, kesekâğıdı yapımı için. Hem eğlence hem kazançtı çocuklara. Un ile yapılan yapıştırıcı kullanılır, kesekâğıdı yapılırdı. Manavlara, bakkallara satılır, çocuklar harçlıklarını çıkarırdı. ” Zararlı” diye kullanımı terk edilmiş naylon poşetler başka ülkelerden bize gönderilmemişti. Kesekâğıtları ve fileleri yok etmemişlerdi daha insanlar.
Çeşit çeşit deterjanlarımız yoktu, marka kaygımızda… Sabunlarla yıkanan çamaşırlarımız bembeyazdı ve hiçbir yumuşatıcıyla değişilmeyecek kokuları vardı. Sabun kokardı vücut temizliği, saçlarımızın bakımı has zeytinyağı ile yapılır, sabunla yıkanırdı. Sabun saflığını kaybetmemiş, kimyasal katkılarıyla, cicili bicili tasarımlarıyla şampuanı keşfetmemişti daha insanoğlu.
Tüm bakir topraklar, tüm insanlar içindi. Dağlar, tepeler, sahil, orman. Doyasıya gezilir, doğayla iç içe yaşanırdı. Nefes alınırdı, zehir solunmazdı. Yer kapma, ağaç kesme, sahili parselleme açlığına düşmemişti daha insanoğlu.
Alışveriş çılgınlığı, yeme çılgınlığı, sahip olma çılgınlığı sarmamıştı ortalığı. Gerektiği kadar alım yapılır, tüketilmeye özen gösterilirdi. Cebindeki parasını kullanırdı insanlar, kredi kartının limitini zorlamazdı. Çöplerde yemek artığı olmaz, gereksiz alımlarla dolaplar dolmazdı.
Kimse kimseyi giyiminden dolayı hor görmez, garipsenmezdi giyimler, tasarımı ve temizliği göze hitap eder, saygı yaratırdı. Mini eteğin moda olduğu yıllarda bile nahoş görünümler olmazdı. Aşırıya kaçan giyim ise hiç yoktu. Çarşafı bırakmıştı ama dekolteyi keşfetmemişti daha insanoğlu.
İnsanların yoklukları vardı ama mutluydu. Gülen yüzleri, teknoloji hayalleri vardı. Sonra! Ne mi oldu?
Kısa zamanda hayatımız değişti. Çok şeye sahip olduk. Eğitimini alamadığımız teknolojiyle tanıştık, kullanmasını bilmediğimiz kolaylıklara sıkı sıkı sarıldık. Benlik hâkim oldu ruhumuza, hırs bürüdü bizleri, daha çoğuna sahip olabilme hırsı. Sevgiyi, saygıyı bırakıp “nasıl sahip olabiliriz, nasıl büyüyebiliriz” hesabını yapar olduk. “Düşünen canlı” denen insan düşüncelerimizi yanlış yerlerde kullanır olduk.
ÖNEMLİ DEĞİLDİ ARTIK İNSAN, KENDİYDİ İNSAN İÇİN ÖNEMLİSİ
Misafir Yazar : Nur AKSU