| Yazan :
NoDry | Tarih :
13 Kasım 2009 - 19:32
|
Bölüm Dört: KADER GÜNÜ
Aramızdaki büyük savaş onun kara kılıcını savurmasıyla başlamıştı. Vurdukça vuruyor birbirimize neden dercesine kılıç savuruyorduk. O bütün kara büyüsünü kullanıyor bense krallıkla bana geçen iyi güçlerimle sadece savuşturabiliyordum. Yaralarım sızlıyor ve nefes alışım iyice azalıyordu. Ancak ezeli düşmanım eski dostum da yorulmuştu ve kılıcını zor savurur olmuştu. Karanlığı aydınlatan kılıcımızın kıvılcımları saatlerce sürdü. Bağrışmalar ve öfke tüm gece gündüze varana kadar devam etti. Saatler geçmiş gün karanlık olsa da gündüze geçmek üzereydi. Bizse hala savaşıyor ve ölümüne savuruyorduk kılıçlarımızı… Her ölen askerim için ayrıca öldürmek istiyordum onu ve var gücümle saldırıyordum. Birden kılıcım yere düştü sanki toprak bir mıknatıs olmuş çekmişti kılıcımı… Kılıcım yere düşerken Galeni Elini havaya kaldırdı ama o kılıç boynuma inmedi nedense.
—Seni, seni öldüremem diye fısıldadı soluksuz nefesiyle
—Öldür beni. Dedim
Israr etmeme rağmen kılıcı indirmeyişinin bir nedeni vardı ama bunu şaşkın ve sinirden dolmuş beynim anlayamıyordu. Kara büyünün nefretini kendi üzerine kusarak oracıkta kendi kendini lanetledi ve kendisini bu kalede ölüden daha beter bir hale getirdi.
—Bu en kötü kader bu en kötü sonumuz… Ondan duyduğum son sözler bunlardı…
O an çocukluğumdan beri anlatılırken bile insanların ürktüğü karanlık taht hemen karşımdaydı.

Bölüm Beş: LANETLİ GERÇEKLER
Sonunda bütün rüyam ve gecelerimde beni çağıran kara tahtın sahibi olmuştum. Evet, taht benimdi sonunda. Yaşamımı adadığım büyük güce kavuşmuştum ve şu an sadece benimdi sadece benim!
Daha ergenliğe girdiğim ilk günlerden beri sürekli rüyalarımda gördüğüm muhteşem tahta oturmuştum ve tüm gücü artık bana aitti. Bütün karanlığı tek elimde toplamıştım. Ancak olan bana inanan orduma ve tek düşüncesi benim iyiliğim olan kuzenime olmuştu. Bu gücü almak istediğimi o da biliyordu ve buraya geliş amacı tahtı yok etmekti. Zavallıcık gücün ne kadar büyük olduğundan bir haber şekilde tüm orduyu peşine toplayıp taa buralara gelmişti ama tek yapabildiği kara büyünün etkisi altında kalmak olmuştu. Yinede bu kötülüğün içinde kaybolmayıp benim iyiliğimi düşünmüş kendisini de beni de lanetlemişti. Güçlerimi o yaşadıkça kullanamayacaktım ve oda ben de artık birer ölümsüzdük.
Şimdi düşünüyorum da istediğim aslında bu muydu? Beni durdurmak amacıyla buraya gelen kuzenim başka bir şekilde de olsa amacına ulaşmıştı işte. Benim hayalim olan kara tahtı yok edememişti ancak gücünden beni mahrum bırakmıştı.
Aklımda güzel ülkem ve kraliçem var şimdi. Bu soğuk taht ve sonsuz yaşamım…
Birkaç gün önce dışarıdaki mendebur yaratığında çığlıkları sona erdi. Sanırım Empula da öldü…
Bu kara taht bütün gücümü emdi ve beni de kendisine esir etti sonunda. Gün geçtikçe yok oluyorum işte…
Solurken ağzımdaki bu kan tadı ne zaman geçecek bilmiyorum. Ya da bileklerimdeki bu korkunç ağrı ne zaman sona erecek. Düşünmeden edemiyordum bunca olana bitene değdi mi?
Yıllarca süregelen savaş, hiç bitmeyecek gibi gelen büyük savaş sonunda bitti mi? Ve hepsi bunun için miydi? Bu buz gibi tahtta oturmak için mi. Her gece uykumu bölen öldürdüğüm insanların kabuslarına ve kulaklarımdaki çığlık seslerine nasıl son verebilirim..
Hiçbirinin cevabını bilmiyorum ama sonsuz yaşamım boyunca umarım bir başkası tahtın şöhretini duyacak ve beni bu acıdan kurtaracaktır diye ümit etmekten başka bir şeyim kalmadı…
NoDry tarafından yazılan bu yazıya
4 Yorum Yapılmış | Sen de Yorum Yap
| Yazan :
NoDry | Tarih :
9 Kasım 2009 - 12:46
|

Üçüncü Bölüm: KAYBOLAN YAŞAMLAR
Kale kapısının önündeki kulakları sağır eden sessizlik bir yaratığın iğrenç çığlığıyla can buldu bir anda. Bu her şeyden daha çirkin ve devasa boyutta bir yaratıktı. Bu kadar kolay olmayacağını hepimiz biliyorduk fakat bu kadar korkutucu bir şeyi hayal bile edemezdik.
Kılıçlarımıza sarılıp savaşmaya başladık ama faydasız bir savaştı bu. Ne bu hayvana zarar verebiliyor nede durdurabiliyorduk. Bir an sinirle atlayan kaptan’ı gördüm.
-Gebeeeeer dedikten sonra sesi bir anda kesildi. Yaratık onu yutmuştu hem de bir lokmada. Kocaman ağzını açıp kapaması bir dostumu, bir hayatı daha almıştı aramızdan. Üzülmeye bile fırsat bulamadan Empula’da bir anda yaratığın önüne atlayıp…
—Gidin buradan! Gidin… Lanet olası yaratığı gebertemiyoruz işte! Ben onu oyalarken bitirin bu işi diye kendini ve yorgun bedenini attı bir anda yaratığın koca dişlerinin önüne.
İçimden hayır diye bağırmak gelse de başka çaremiz gerçektende yoktu ve skayiu’nun vücudumu çekerek kapıya doğru koştuğumuzu hatırlıyorum. Skayiu ve ben sonunda kalenin içindeydik. Aklımdan geçenler öylesine çoktu ki neye yoğunlaşacağımı neyi düşüneceğimi bilemedim. Kraliçemi cLaire’i, ülkemi, yok ettiğim ordumu ve ölen silah arkadaşlarımı düşünerek karanlık koridorlarda koşmaya başladık.
Soluk soluğa Galeni! Galeni! Diye bağırarak her odada her koridorda onu aradım. Her şeyin nedeni sebebi, bana ihanet eden kanım! Birden bire bir rüzgârla kulaklarıma bir fısıltı yankılandı.
-Nodry….
Skayiu o anda taş kesildi. Tıpkı birer heykel gibi taşa dönüşen skayiu son kez de olsa gözümün içine gururla baktı. Artık son düellonun yaklaştığını anladım ve tüm hıncımı kusarcasına çektim kılıcımı
-GALEEENİİİ!
NoDry tarafından yazılan bu yazıya
2 Yorum Yapılmış | Sen de Yorum Yap
| Yazan :
NoDry | Tarih :
6 Kasım 2009 - 12:48
|

İkinci Bölüm : KORKUNÇ KARŞILAMA
Her şeye öylesine geç kalmıştık ki, havadaki karanlık ve acının kokusu kara tahtın yeni bir kral bulduğunu gösteriyordu. Korktuğum başıma gelmişti ve Galeni sonunda tahta ve kötü güçlerine sahip olmuştu. Silah arkadaşlarım ve ben ne kadar çekinsek te korkmadan yolumuza devam ettik.
Topraklar ayağımızın altından çekiliyordu ve korkunç bir gürültü üzerimize geliyordu. Çok geçmeden yıllardır uyuyan ölü ordu ayaklandı ve amaçları vadideki onlardan olmayan her şeyi yok etmekti.
Hepi topu altı kişi silahlarımıza sarıldık ve üzerimize gelen çirkin yaratıklara var gücümüzle karşı koymaya başladık. Öldürdükçe öldürüyor, üzerimize bir beddua gibi yağan bu belayı bitirmeye çalışıyorduk. Kılıçlar kesmez olmuş, kollarımız kılıç tutmaz, ayaklar yorgun bedenleri kaldırmaz hale gelmişti. Bir ara kalabalık içerisinde bir çığlık duydum
—Yeter artık yeter! Diye haykırdı Kristits. Hem benden çok uzakta kalmış, hem de başını onlarca ölü sarmış ve onu da aralarına katmaya çalışıyor vurdukça vuruyorlardı. O ise düşmeden, yılmadan, vücuduna saplanan kılıçlara aldırmadan öldürmeye devam ederken bir an zaman durdu ve gücü tükendi. İlk defa onu dizlerinin üzerinde görüyordum ve yine ilk defa gözlerindeki o ışık sönmüştü. Onu öldürmüşlerdi. Bunun siniriyle biten tükenen gücümüzü toplayıp üstesinden geldik bu belanın.
Kristits’in ölümüyle daha da hırslanan bedenim dinlenmeme mani oluyordu… Soluklanıp kılıçlarımızı biledikten sonra tekrar yola koyulduk. Biz yürüdükçe gün doğması gerekirken hava daha da karanlık hale geliyor. Soluduğumuz hava daha ağırlaşıyordu. Artık beş kişiydik ve hepimiz inandığımız gerçekleri ve sevdiklerimizi düşünerek yola devam ettik.
Empula cesetler arasından birinin üniformasını tanımıştı ve bağırarak beni çağırdı.
—Efendim bunlar bizim askerlerimiz bunlar sizin ordunuz… Biz kendi ordumuzla çarpışmışız bunlar onlar. Dedi
Gözlerim dolu bir şekil de ‘biliyorum bunlar onlar değil onlar kuzenime inandıkları anda öldüler, bunlar Galeni’nin kötü büyüsünün ordusu. Çapulcular ve tekrar tekrar acı çekerek ölmek zorunda olan lanetliler. Dedim ve arkamı dönüp cesetlerin içinden ayrılarak uzaktan gözükmekte olan kaleye doğru yola koyuldum…
NoDry tarafından yazılan bu yazıya
8 Yorum Yapılmış | Sen de Yorum Yap
| Yazan :
NoDry | Tarih :
3 Kasım 2009 - 23:13
|

Birinci Bölüm : İSYAN ve TAKİP
Solurken ağzımdaki bu kan tadı ne zaman geçecek bilmiyorum. Ya da bileklerimdeki bu korkunç ağrı ne zaman sona erecek. Düşünmeden edemiyordum bunca olana bitene değdi mi?
Yıllarca süregelen savaş , hiç bitmeyecek gibi gelen büyük savaş sonunda bitti mi ? Ve hepsi bunun için miydi… Bu buz gibi tahtta oturmak için mi.. Her gece uykumu bölen öldürdüğüm insanların kabuslarına ve kulaklarımdaki çığlık seslerine nasıl son verebilirim?
Kötü olmak zorunda mıydı kuzenim ve canını almak zorunda olan ben mi olmalıydım diye düşünmekle mi geçecek bu ömür…
Zamanın olmadığı bir evrende uçları belli olmayan toprakların tek sahibi ben NoDry o gün ordularımın tek ve güçlü komutanı Galeni ile hararetli bir şekilde tartışıyorduk.
- Almalıyız.. Diye bağırdı Galeni gür bir sesle tüm ordusunu ürküterek..
- Yasaklı vadi için bu korku neden? Bunların hepsi yalan dolan, sadece eski bunakların uydurması… Vadinin arkasını görecek kadar güçlüyüz bunu yapabiliriz .. Diye ekledi
- Ne söylersen söyle oraya bir sefer olmayacak, orası hakkında söyleneni ve kara tahtı sen de biliyorsun.. Desem yine de fark etmiyor sesimi duyuramıyordum, bir zamanlar sırt sırta çarpıştığım en güvendiğim komutana..
Tartışma bitmiştir diye bağırarak aslında hiçbirimizin aklında bitmeyen ve tüm gece beynimizi kemirecek olan konuyu düşünmeye başladım.. Bir şey komutanımı ve ordumu etkiliyor, bunca güç bunca toprak ve sonsuz zenginlik nedense yetmiyordu. İstediği ne olabilir di? Kara Taht mıydı onu kendisine çeken.. Sabaha kadar düşündüm durdum.. Düşünmem ertesi gün ve haftalarca devam etti.. Ta ki Kraliçemiz cLaire bana korkarak ve çekinerek ‘ordumuz ordumuz gitmiş’ diyene kadar.. Evet gitmişti kraliyetteki tüm ordu hatta güneydeki barbarlar için tuttuğumuz paralı askerler bile Galeni’nin yanında ülkemizi bırakarak gitmişlerdi.. Sahte bir korku belirdi yüzümde, bu korku beni terk etmelerinden dolayı değil bunca yürekli cesur askerin bir hiç uğruna bilinmezliğe doğru gidip heba olması düşüncesi idi…
Gün daha turuncu iken çıktık yola. Özel korumalarım dediğim beş kişilik bir kalabalık bana bu yolda eşlik edeceklerdi. Kalan küçük ordumu Kraliçem ve geride kalan tek umudum olan cLaire’le bırakmıştım… Onu hayatı pahasına koruyacaklarına inanarak kalanlarımız yola koyulduk. Nereye mi? Kara tahttan önce bana ihanet eden Galeni’nin, tek kuzenimin ruhunu almaya… Bir avuç insan bir ordunun peşine takıldık.
Ben, Empula, Kaptan, Skayiu, ve Kristits…
Birinci bölümün sonu …
NoDry tarafından yazılan bu yazıya
5 Yorum Yapılmış | Sen de Yorum Yap
| Yazan :
Galeni | Tarih :
28 Ekim 2009 - 01:09
|

Sen Başımın belası, tatlı cadım
Ey benim mavi denizimdeki gri yalnızlığım
Şimdi çok uzaklarda bir şehirdesin
Karanlık kaderime yol gösteren ışığım
Uzaksın ne yazık ki şimdi
Gözyaşlarımı gizliyorum
Dokunamadığım yüzünü, tutamadığım ellerini
Amansızca özlüyorum
Her gün daha fazla istiyorum seni yanımda
Duygularım karma karışık
Anlatamıyorum, mecburen susuyorum
Uzaklık yakıyor canımı, korkuyorum
Gerçek miyiz diye soruyorum kendi kendime
Eğer rüyaysa uyanmak istemiyorum
İçtiğim sigaranın dumanına asıyorum özlemimi
Kalbimi gözlerine hapsediyorum
Bana verdiğin aşk gibi yoğun yaşıyorum her şeyi
Seni yüreğimle, seni düşlerimle, seni gözlerimle değil
Bir tanem, kıymetlim, tatlı cadım
Seni tertemiz ruhumla seviyorum
Ben sevdanın o masum dilini konuşuyorum
Malum sözünü söylüyorum
Diyorum ki;
Yemin ediyorum
Canım
Seni seviyorum
Galeni tarafından yazılan bu yazıya
6 Yorum Yapılmış | Sen de Yorum Yap
| Yazan :
SkayiU | Tarih :
4 Eylül 2009 - 23:25
|
Bilir misin?
Hani, yeni yeni kavramaya başlamanın verdiği sevinci, Dünya`nın.
Elimze tutuşturulan , ufak ama bizim için anlamı büyük hediylerin renklerini.
Gerçeğe dönüştüğünü görebilmek dileklerinin.
Bilir misin?
Uzaktan da olsa çağrılmanın anlam derinliğini.
Nadir olsa dahi adının anılmasının seni götürdüğü hayallerini.
Sınırı olmadan yaşayabilmeyi sevdiklerini.
Bilirsin, bilirsin…
Ama bilmiyorsun,
Sahte yüzler ardındaki karanlığın kirli emellerini.
Bilmiyorsun unutulupta hatırladığın her saniyenin yaşattığı sancının şiddetini.
Anlamıyorsun kendi toz pembe dünyanda başkalarının kişiliklerini.
Bilmezsin,
Dostum diyorum ama içim kan ağlıyor bir yandan.
Vazgeçtim artık o renkli dünyamdan.
Haykırmaya çalışsamda işitilmediğimi.
Şehrin en kalabalık yerinde kendimi ne kadar yalnız hissettiğimi.
Bilmezsin,
Kaç kere silindiğimi hergün yeniden.
Unutamadığımı gördüğüm her yüzü.
İçimdeki şavaşa yenik düştüğümü.
Bilemezsin dostum, bilmiyorsun unutulduğumu.
SkayiU tarafından yazılan bu yazıya
3 Yorum Yapılmış | Sen de Yorum Yap
| Yazan :
SaYE | Tarih :
1 Eylül 2009 - 00:08
|
İnadına sensiz soluyorum hala bu şehri
Yoruldum sensizlikten
Her gün adımladığım sokağımdaki izlerini silsene
Al/sana anılarımızı
Her güne bitecek diye uyanıyorum içimdeki sen
Değil bitmek tek bir zerre azalmıyor
Rüyalarım da ihanet eder oldu bana
Her güne umutla uyanır oldum şimdi
Al/sana uykularımı
Kanattığın yerden gelip vurmanı bekliyorum her gün
Senden yana tek bir iz yok bu şehirde bile
Bir adını duyuyorum yabancı dudaklardan
Al/sana adını
Silsene her yerden anıları
Beynimden söküp atsana bebek yüzünü
Kalbimden gel de kopar şu sevgini
Gel de vur en kanayan senden
Bu satırlar hiçbir şaire ait değil
Kazanılmamış sevdaya yazılan tek bir mısra yok ayrılık defterinde
Bu satırlar gözleri gözlerine hasret bir kimsenin sana sessiz çığlıklarıdır
Al/sana sesimi
Beni vuran ayrılık olmadı senden yana
Hiçbir zaman
Beni ağlatan bu yok yere umutla beslediğim umutsuz bekleyişler
Gelsen ya artık
Al/san(a) ya canımı
SaYE tarafından yazılan bu yazıya
6 Yorum Yapılmış | Sen de Yorum Yap
| Yazan :
SkayiU | Tarih :
12 Ağustos 2009 - 13:06
|
Çok yüzler gördü yaşlı gözlerim
Karanlıklara kaçan ruhlar
Uzansa ellerim onlara doğru
Benide içine çekecekleri tuzaklar
Çok yerler gördü boş bakan gözlerim
Mavi ve yeşilliklerden kuruyan toprağa
Tırmansam bulutlara çıkacağım yağmurlardan
Vazgeçipte göz yaşıma muhtaş betonlar
Çok değerler gördü perdeler ardından gözlerim
Paramparça edenlerden duygularımı
Bir nefes şefkat umud ediyorken
Hayal kırıklıkları doldu yeryüzü
Çok az bir süredir açık gözlerim
Hayatın gösterecekleri sayılamazken
Kendimden ağır yükler taşıyarak yarına
Yaşadığım sürede gördüklerimi çok bilerek
SkayiU tarafından yazılan bu yazıya
2 Yorum Yapılmış | Sen de Yorum Yap
| Yazan :
Galeni | Tarih :
25 Temmuz 2009 - 11:10
|

Uzun bir mücadele sonunda ense köküne sert bir darbe vurduğum adam acı bir feryatla yere yığılmıştı, açılan gömleğinin altından silahı görünüyordu ve Allah’tan çekmeye fırsatı olmamıştı. Bir an silahını almayı düşünmüş ama silahlardan hoşlanmadığım için almamıştım. Bu gece hakkından geldiğim ikinci adamdı bu. İlk düşmanımı da uzun ve çok çetin bir mücadele sonucu etkisiz hale getirdiğimden ben de epey hasarlı ve bitkin bir haldeydim.
Ne yapacağıma karar verene kadar saklandığım çalının arkasında kendime lanetler yağdırıyordum. Her zamanki gibi gereksiz yere başımı belaya sokmuştum. Oysa belanın peşine gitmek yerine yolumda yürümeye devam etseydim bunlar başıma gelmeyecekti. Ama yok! Kanımda var bir kere başımı belaya sokmadan rahat edemiyordum. Bunları düşünürken arkamdan gelen ayak sesleriyle geriye döndüm. Aman Allah’ım! İnsan azmanı, hatta insan bile sayılamayacak bir adam kanlı gözleri ve pençe gibi elleriyle üstüme geliyordu.
Az önceki silahı almadığım için kendime küfrederek kaçmaya başladım. Ama yaralı ve yorgun olduğum için hızlı gidemiyordum, o ise arkamdan hiç te acele etmeden kendinden çok emin tavırla geliyordu.
Issızlığın ortasında yükselen hangar benzeri bir yapıdan içeri kendimi attım. Biraz sonra soluğumu tutmuş umutsuzca dualar ederek bir yük asansörünün arkasına çömelmiştim. Yakalanırsam bu çirkin kas yığını karşısında hiç şansımın olmayacağını biliyordum. Tek şansım vardı ve onu çok dikkatli kullanmam gerekiyordu. Adam kapıdan geçip ortaya çıkar çıkmaz onu görmüştüm. Şaşırtmak için yük asansörünün yukarı düğmesine bastım. Asansör dayanılmaz gacırtılar çıkararak hareketlenmişti, adamın dikkatinin dağılmasından faydalanarak ayağa fırladım ve tavandan sarkan bir çift ucu kancalı ve ağır olduğunu tahmin ettiğim zincire doğru kendimi attım. Bütün gücümle fırlattığım zincir hasmıma yönelmişti, fakat adam son anda döndü ve kancayı görüp eğilince kanca ıslık çalarak başının üzerinden geçip gitti. “İşte şimdi hapı yuttun” dedim kendi kendime, son şansımı da iyi kullanamamıştım. Adamın tehditkâr tavırla ve daha da kızgın olarak üzerime yöneldiğini görünce korkudan boğazım kurudu. Asansör boşluğunun arkasına geçtim, böylece çıkışa doğru atılabilirdim. Aradaki mesafe iyice kapanıyordu, hırıltılı nefesini duyunca can havliyle diğer zinciri ona doğru fırlattım. Aslında sağlam bir atış sayılmazdı fakat adam koştuğu için tehlikeyi fark edemedi ve zincirin kancası gidip adamın kafasına yan taraftan çarptı. Darbeyle dengesini kaybeden azman geride vahşi bir feryat bırakarak asansör boşluğunun karanlığına uçtu.
İnanamıyordum, hayatta kalmayı başarmıştım. Hiç beklemediğim anda o insan azmanı çirkin kas yığınını alt etmiştim. Damarlarımdan tüm hücrelerime yayılan rahatlama duygusuyla derin bir soluk alıp arkama yaslandım ve “Oyunu kaydet” tuşuna bastım. Saatime bakınca gece yarısını çoktan geçtiğini gördüm. Bu gecelik “Bela Peşinde III” oyununu bırakma zamanı gelmişti. Bilgisayarımı kapatıp yatağıma süzüldüm…
Galeni tarafından yazılan bu yazıya
9 Yorum Yapılmış | Sen de Yorum Yap
| Yazan :
Kübra AY | Tarih :
24 Temmuz 2009 - 08:20
|

Gözlerinin dalışını izlemek
Yarsı dolu ince belli bir çay bardağına
Kim bilir ne güzel olurdu
Birden dik başını kaldırıp
Gözlerimin taa içine bakman.
Dudağının kenarında ince bir gülümseme
Nasıl karanfil kokarsa
Asi başının savurduğu düşüncelerin
İnce bir dumanı tüter karşımda.
Masanın üzerinden kaçamak
Ellerin uzanırsa bana
Kaçırmam parmaklarımı o an
Bilirim kovalanmaz kaçan.
Sesin açlalar,
Gözlerimse bakamaz sana
Kulak kabartırım her titreşimine
Dudaklarındaki karanfil kokusu
Burnuma her gelişinde.
Serseri yürüyüşünün altındaki efendi
Sana çeker beni
Sen her adım attığında
İnce bir çığlık kopar benden
Karanfil kokusu uzaklaşırsa
Bil ki yaşayamam ben.
Kübra AY tarafından yazılan bu yazıya
10 Yorum Yapılmış | Sen de Yorum Yap
Sayfalar:
Geri
1
2
3
4
5
6
7
8
...16
17
18
İleri